Kemal İnanç IŞIKLAR

kemal.isiklar@iics.com.tr

Not : Bu yazı 1999 yılında yazılmıştır.

FRANSA

Avrupa işlerinden sorumlu Fransız Devlet Bakanı Pierre Moscovici, Fransız Parlamentosundaki milletvekillerinin sorularını sözlü yanıtlamak için kürsüye çıktı. Sorular yanıtlanırken bir milletvekili “Sayın Bakan, Fransa’nın artık 1915 yılındaki Ermeni Soykırımı’nı resmen tanımasının zamanı gelmedi mi?” diye sordu. Sosyalis Parti’nin gelecekteki genel başkanı olarak görülen Moscovici soruya cevaben konuşmasını yaparken “katliam” dediği bir sırada milletvekili Patrik Deveciyan “Katliam değil, ona soykırım derler” diye bağırdı. O ana kadar parlamentoda görülmeyen bir olay oldu, bir bayan bakan bir kağıda “O bir soykırımdır” diye yazdı, imzaladı ve yanındakilere verdi. Bakanlar kurulunun ağır toplarından dokuzu bu kağıdı imzalarken savunma ve sanayi bakanları karşı çıktılar…

Aynı akşam başbakanlıktan yapılan bir açıklamada “soykırım” sözcüğü kullanılmadan, “Günümüzden 83 yıl önce sürgün ve katliama uğramış tüm bir halkı yasa boğan facianın yıl dönümünde, hükümetimiz Ermeni kökenli vatandaşlarımıza acılı duygu ve düşüncelerini paylaşmakta olduğunu bildirmek ister” deniyordu. [1]

Fransız Parlamentosu’ndaki bu tartışma basınımıza yansımadı. Ermeni seçmenlerin yoğunlukta bulunduğu bir kentin milletvekili olan sosyalist Rene Rouquet’in girişimiyle bir yasa önerisinin hazırlanması da medyamızda yankı bulmadı.

“Fransa hükmeti 1915 Ermeni Soykırımı’nı açıkça tanımaktadır..” İşte içinde bu cümlenin bulunduğu 895 numaralı yasa tasarısı Fransa Parlamentosundaki çok az sayıdaki milletvekilinin oybirliği ile kabul edildi. Türkler Naziler gibi planlı ve organize bir soykırım yapmış sayıldılar. Yapılan oylamaya hükümet mensubu bakanlardan hiçbirisi katılmazken, gelişmeler hükümetin inisiyatifi dışında olarak değerlendirildi. Yasa tasarısına bağlı olarak sunulan ve tasarıyı daha da sertleştiren sekiz değişiklik önerisi ise, parlamento tarafından reddedildi. Reddedilen önergelerde, “sözde soykırımın tanınmasının Türkiye-AB ilişkileri ile irtibatlanması” ve “sözde soykırımı reddetmenin Fransa’da suç sayılması”  gibi talepler de yer alıyordu. [2]

Fransız Parlamentosu’nun kabul etmiş olduğu Ermeni Soykırımı Yasası daha uzun süre tartışılacak. Haziran ayının sonlarına doğru yasa Fransız Senatosu’nda görüşülecek, senato tarafından da kabul edilirse resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girecek. Eğer yasa Senato tarafından kabul edilirse bir takım zincirleme gelişmeler durumu Türkiye’nin daha da aleyhine ilerlemesini sağlayacak. Fransa’nın Türkiye ile en iyi döneminde böyle bir yasa çıkarması diğer Avrupa Birliği üyesi ülkelerin de benzer yasalar çıkarmasını sağlayacak. Ermeni Soykırımı anıtları dünyanın hertarafında rahatlıkla açılabilecek ve Türkiye buna karşı hiçbir resmi girişimde bulunamayacak. Eğer konu Birleşmiş Milletlere taşınır ve BM Türkiye aleyhine bir yaklaşımı benimser ise, Türkiye yüklü maddi tazminatlar ve toprak iadesi gibi kesinlikle kabul etmeyeceği durumlarla karşı karşıya kalacak. Fransa’daki askeri ateşesini geri çekme kararı alan Türk Genelkurmayı, Türkiye’nin askeri alımları konusunda ağzının suyunu akıtan Fransa’ya avucunu yalatacak gibi görünüyor. Ermenilerin yoğunlukta olduğu bir bölgede, yeniden seçilmesini garantiye alabilmek için Ermeni soykırımı kampanyaları başlatan Fransız milletvekillerinin kuyuya attıkları taş, kuyudan pek kolay çıkacağa benzemiyor.

 

AMERİKA

Amerikan Senatosu’da birkaç yıl önce Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısını gündeme getirmiş, Türkiye’nin tepkisi üzerine konuyu ertelemişti. 2 Haziran’da ABD’de İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’^nin Nazi altınları karşılığında Almanya’ya krom sattığına, böylece Yahudi soykırımına katkıda bulunduğuna dair bir rapor yayımlandı. ABD Dışişleri Bakanlığı Ekonomik İlişkilerden Sorumlu Bakan Yardımcısı Yahudi asıllı Stuart Eizenstat’ın hazırladığı rapora göre: Türkiye İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız ülke olarak kaldı. Ancak, Almanya’ya krom satarak bu tarafsızlığını bozdu. Böylece dolaylı da olsa Nazilerin Yahudi Soykırımı’na yardım etti. Türkiye ayrıca Nazi altınlarını gasp eden ülkeler arasındaydı. Bunun karşılığında bugün 70 milyon dolar ödemeli. [3] Amerika Birleşik Devletleri’nde David D. Minner isimli bir hakim 1973 yılında iki Türk diplomatını öldüren ASALA terör örgütü mensubu bir Ermeni teröristi mahkum ettiği için üzgün olduğunu ve Ermenilerin Türkleri öldürmesinin haklı yönleri olduğunu ifade ettiği bir yazı Santa Barbara gazetesinde 2 Nisan tarihinde yayınlandı. Amerika’da bulunan Türk örgütlerinin de tepkisini çeken açıklamanın sonucunda, eski yargıcın şimdi belediye başkan adayı olduğu ve Ermeni grupların sempatisini kazanmak ve bu sayede oy toplamak amacıyla böyle bir açıklama yaptığı anlaşıldı.

 

AVUSTURALYA

Avusturalya’da New South Wales Eyalet Parlamentosu, 24 Nisan tarihini Ermeni Soykırımı Anma Günü kabul etti ve bu amaçla parlamento bahçesine soykırım anıtı dikilmesine karar verdi. 20’den fazla Türk kuruluşu temsilcisi çok sayıda parlamenterlerle kararı geri aldırmak için görüşmeler yaptı, Yasama Meclisi Başkanı John Murray, Yasama Konsey Başkanı Willis ile üç milletvekilinden parlamentonun kararına karşı girişmde bulunulacağına dair söz aldılar.[4]

AVRUPA PARLAMENTOSU

            3 Haziran’da Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin Kürt tasarısı resmen kamuoyuna açıklandı. Bu tasarıya göre Türkiye’nin güneydoğusuna barışın gelmesi için öncelikle Kürtlere azınlık hakkının verilmesi gerekli olduğunu, Türk hükümetinin Kürtlerin siyasal ve kültürel haklarını kullanmaları için adım atmasının bekleneceği bildirildi ve eklendi, “Çatışmaların temelinde azınlık haklarını isteyen Kürtlere, hükümetin baskı yapması yatmaktadır.”

 

II. SEVR KAPIDA

Yukarıda ilk etapta birbirinden kopuk gibi gözüken bir takım gelişmeleri özetlemeye çalıştık. Son iki ayda gözlemlenen bu gelişmeleri birbirine eklediğiniz zaman Türkiye’nin geleceğini çok yakından ilgilendiren bir bulmacanın silik görüntüsüyle karşılaşıyorsunuz. Ermenilerin soykırım iddiaları 80 yıldır kamuoyunun gündeminde, Ermeniler oluşturdukları uluslar arası lobiler ile seksen küsur senedir yabancı hükumet parlamentolarında baskı yapıyorlar, bu konuda kamuoyu oluşturmaya çalışıyorlar. Peki ne oldu da bu gün seksen senelik düğüm bir anda çözülmeye yüz tuttu?.. Osmanlı ve Türk arşivleri senelerdir araştırmacılara kapılarını ardına dek açıyor. Aynı zamanda Rus ve İngiliz arşivleri de bu konularda çok ciddi bilgiler içeriyor. Dünyanın önde gelen saygın tarihçileri pek çok defa Ermeni soykırımı diye bir olayın gerçek olmadığı konusunda yazılar yazdılar. Onların bu tezini çürütecek hiçbir araştırma ve gelişme olmamasına rağmen, neydi Fransız Parlamentosu’nu böyle bir karar almaya iten?..

Şemdin Sakık’ın ele geçirilmesi ve güvenlik kuvvetlerine verdiği ifadeler sonucu yaşanan gelişmeler zaten çöküş sürecini yaşayan terör örgütünün kaçınılmaz sonunu iyice hızlandırdı.  Hepimiz PKK terör örgütünde toplu terkler yaşandığını, örgüt içinde Abdullah Öcalan’ın kişilik ve tavırlarının sorgulanmaya başlandığını ve hatta Öcalan’ın Avrupa’daki gayrimenkullerini satışa çıkardığını biliyoruz. Türkiye meselenin askeri sürecini tamamladı, şimdi ekonomik çözüm süreci başladı ve son olarak bölgenin geri kalmışlıktan kurtarılması yolunda Türkiye’nin gerekli enerji ve kararlılığa sahip olduğu da anlaşıldı. ABD’nin sürekli kargaşa ve kaos öngördüğü bir bölgede GAP gibi büyük bir projeyi hayata geçirip yeniden bölgesel bir güç olma yolunda ilerleyen Türkiye, aynı zamand Karadeniz ülkeleri ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerini ekonomik alanda atılan olumlu adımlarla verimli bir şekilde geliştirmeye başladı. PKK’nın tükenme noktasında ülkenin güneydoğusunda istikrarı sağlayacak bir hükümetin ülkemizi beklenenden çok öteye taşıma şansı var. İşte tam bu noktada karşımıza sözde Ermeni soykırım tasarıları çıkıyor. Tükenen PKK terörünü ikame etmek üzere yeniden ASALA terörü hortlatılmak isteniyor. Zincirin en önemli ayağı Ermenistan faktörünü de inceledikten sonra bu tezimizin pek havada kalmadığını hep beraber göreceğiz.

 

 

ERMENİSTAN

            1989 yılında Ermenistan bir bağımsızlık bildirimi yayınladı. Bu bildirgede Türkiye’yi ilgilendiren iki konu vardı. Büyük Ermenistan ve Ermeni soykırımı konuları. Ermeni Cumhurbaşkanlığı forsunun tam ortasında Ağrı dağının bir figürü olduğunu söylersek herhalde Büyük Ermenistan’dan kasıtın ne olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Ermenistan eski devlet başkanı Petrosyan’ın yerine 8 Nisan seçimleri ile işbaşına gelen Robert Koçaryan seçimlerden önce Türkiye’ye düşmanca bir politika izleyeceğinin sinyallerini vermekte idi. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın karabağ sorunu çözüme kavuşturma yönündeki çabalarını da engelleyen Koçaryan’ın AGİT’in gelecek toplantısının İstanbul’da yapılmasına  karşı çıkması bardağı taşıran son damla oldu. Ermenistan’ın Türkiye’ye yönelik dış politikasını dört ana maddede özetlemek mümkün:

  1. Sözde soykırım açıklamaları yapmak: Fransa, Belçika, Avusturalya ve Amerika’daki soykırım çalışmalarının ve lobilerinin arkasında hep Ermenistan var.
  2. Dünyadaki Ermeni diasporasını Türklere karşı kışkırtmak: Ermeniler tıpkı yahudiler gibi dünyanın bir çok ülkesine dağılmış durumdalar. Özellikle ABD’de Ermeni lobisi Amerikan ulusal politikalarını etkileyen önemli bir güç. Tarihsel gerçekler yerine siyasi saptırmalar ile basın yayın Ermeni cemaat liderleri tarafından bu kitleye sürekli olarak Türk düşmanlığı ve karşıt olarak saldırgan Ermeni milliyetçiliği aşılanıyor.
  3.  Uluslararası platformda engelleme: Ermenistan Yunanistan’dan sonra uluslar arası platformda yeni başbelası olmaya aday bir ülke.
  4. Eski örgütlenmeleri canlandırma: Türkiye’den toprak talebinde bulunan Taşnak Partisi’ne faaliyet hakkı tanınıyor. Petrosyan döneminde Taşnak Partisi’nin faaliyetleri yasaklanmıştı. Fransa’nın Marsilya bölgesinde bulunan 24 Nisan Ermeni Soykırımı Komitesi Genel Sekreteri tarafından Fransa Ulusal Meclisi’nin kararı ile ilgili “Türklerin Ermenilerin elinden zorla aldığı toprakların geri alınmasının you açılmıştır” şeklinde bir açıklama yapılıyor… Yani bir anlamda Türkiye’nin doğusunda yeni bir Yunanistan doğmaktadır.

 

KAVRAMSAL GERÇEKLER

             Soykırım –Genocide-  kavramı ilk olarak 1944 yılında Prof. R. Lemkin tarafından ortaya atılıyor. Profesöre göre soykırım kelimesinin tanımı:

  1. devletin himayesinde yaşayan bir ırkı veya grubu sistematik olarak yok etme niyeti
  2. bu niyetin doğrultusunda bütüncül bir politikanın varlığı
  3. devletin bu politikanın uygulanmaya koyulması yolunda verilmiş operasyonel direktifi

koşullarını içeriyor. Türk-Osmanlı-Ermeni ilişkilerini tarihsel perspektiften objektif olarak inceleyenler bu koşulların aslında hiçbirinin konumuz için geçerli olmadığını göreceklerdir. Doğu’daki Ermeni Techir’inde amaçlanan Ermeni ırkının topyekün ortadan kaldırılması olsaydı herhalde öncelikle işe İstanbulda burunlarının dibinde yaşayan yüzbinlerce Ermeni’den başlarlardı. Gayet iyi biliyoruz ki, o dönemde bile bir çok Ermeni asıllı Paşa Osmanlı bürokrasisinde görevlerini sürdürmekteydi. 1500 yılında İspanya’dan kaçan 100 bini aşkın yahudiye kapılarını açıp sığınma hakkı veren yegane halk olan Türk Halkı’nın Yahudi düşmanı olduğunu iddia etmek ne kadar tarihe aykırı ve gülünç ise, Ermenilerin Nazi Almanya’sında Yahudilerin yaşadığı gibi sistemli bir jenoside maruz kaldıklarını öne sürmek aynı derecede komiktir. Bizim gönlümüzce bütün bu iddialara Ermeni ve Yahudi vatandaşlarımız gerekli cevabı vermelidirler.

 

TARİHSEL GERÇEKLER

            Ermeni meselesini tarihsel olarak olarak anlamanın birinci yolu o dönemin Osmanlı İdari tarzını incelemekten geçiyor. Osmanlı savaş ekonomisi üzerine tesis edilmiş fütuhatçı bir anlayış üzerine tesis edilmiş siyasi bir birlik idi. Bu fütühatçı anlayışı batı empryalizmi ile karıştırmamak çok önemlidir. Osmanlı devleti Emperyalist Batılı devletler gibi fethettiği toprakların yeraltı ve yerüstü kaynakları ile insan gücünü sömürerek bu zenginlikleri anayurduna taşıma amacı güden bir siyasaya sahip değildi. Aksine Osmanlı fethettiği topraklara Anadolu’nun tüm kültür birikimini taşımıştır. Kurduğu siyasi egemenliği özellikle altyapıyı düzenleyen köprüler, kemerler, su kanalları, camiler, medreseler, kervansaraylar ile pekiştirmiştir ve bu uygarlığın izleri bir takım çabalara rağmen hala Avrupa’dan silinememiştir. Osmanlı’nın siyasi idare tarzı kontrolü altındaki bölge halklarını yarı otonomi (semi autonomy-self government) sistemi ile eğitim, din, adalet, sosyal güvence gibi konuların idaresinde göreceli olarak serbest bırakıyordu. Bu sebepten Fransız Devrimi’nin milliyetçilik akımının etkisi ile halen Osmanlı sınırları içerisinde olan bir çok millet ulusal benliğini koruyarak kendi kaderini tayin “self determination” yoluyla bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Ermenilerin bölgedeki varlıkları tarih boyunca Araplar, Moğollar, Persler, Romalılar, Bizanslılar ve Osmanlılar’ın nüfuzları altında derebeylik/prenslik ötesine gitmemiş olup, savaş öncesi Osmanlı sınırları içindeki toplam Ermeni nüfusu 1.050.000 ile 1.595.000 civarında idi.[5] Wilson ilkeleri ile tanınan kendi kaderini tayin hakkı Ermeniler için geçerli değil, çünkü nüfuslarının en yoğun oldukları bölgelerde bile majorite-çoğunluk olamıyorlar. [6] Savaş sırasında Rusya’nın niyeti Doğu Anadolu’yu ilhak ederek sıcak denizlere inmek (son 200 yılın klasik Rus politikası) ve bu amaç doğrultusunda Ermeniler kullanılmıştır. Savaştan önce “Ermeniler ! Çarlar hükümetleri altında kan kardeşlerinizle birleşerek nihayet adalet ve hürriyetin nimetlerine kavuşacaksınız” [7] diyen uslar ihtilal sonrasında “Ermeniler ve ihtilalci komiteleri oyunda gerekli olan ahmaklardır” şeklinde ifadelerini değiştiriyorlardı. Rusya’nın Osmanlıya savaş ilan etmesi üzerine Taşnak komitesi, yayın organı Horizon’da şu bildiriyi yayımlamıştır:

“Ermeniler, en küçük bir tereddüt göstermeden İtilaf Devletleri’nin yanında yer almışlar, bütün güçlerini Rusya’nın emrine vermişler, ayrıca gönüllü alayları teşkil etmişlerdir.” [8] Ruslar sınırı geçtiklerinde ve orduları geri çekilmeye başladıklarında her yerde isyanlar çıkarmalı, Osmanlı orduları bu suretle iki ateş arasına alınmalıdır. 150.000 kişilik bir gönüllü Ermeni ordusu kurulur. Bu arada doğuda eşzamanlı olarak yaklaşık 50.000 kişilik bir Ermeni gücü, Türklere karşı bir gerilla savaşı başlatıp, Rus cephesindeki Türk ordusuna da arkadan saldırırlar. Osmanlı ordularındaki Ermeniler silahlarıyla firar ederek bu kuvvetlere katılırlar, çeteler kurarlar. Yıllardır Ermeni ve misyoner okul kiliselerinde saklanan silahlar ortaya çıkarılır. Askerlik şubeleri basılarak yeni silahlar elde edilir, Rus yardımlarıyla da hızla silahlanan çete erkekleri cephede olduğu için savunmasız kalan Türk şehir, kasaba ve köylerine saldırılara katılarak katliama girişirler. Ermenilerin katliamları yalnızca müslüman Türkleri ve Kürtleri hedef almaz, aynı zamanda Trabzon dolaylarındaki Rumlar ve Hakkari dolaylarındaki Museviler de Ermeni çeteciler tarafından katledilir. Osmanlı bu durum karşısında önce Ermeni patriği, mebusları ve önde gelenlerini çağırarak Ermenilerin Osmanlı tebalarını katletmeleri halinde gerekli olan önlemleri alacağını bildirmekle yetinir. Bu davranışı sonuç vermeyince 24 Nisan 1915’te Ermeni komitelerini kapatır, yöneticilerinden 235 kişiyi devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklar. Anadolu’da muhtemel bir iç savaş tehlikesini bertaraf etmek için halen Osmanlı imparatorluğu sınırları içinde bulunan Suriye, Irak ve Lübnan’a Ermenilerin zorunlu yerleşimine-techir (relocate) karar veriliyor. Ermeni

[1] Özgen Acar, Cumhuriyet Gazetesi

[2] Nurdan Bernard, Sabah Gazetesi

[3] Mustafa Balbay, Cumhuriyet Gazetesi

[4] Feriha Güney

[5] Louise NALBANDIAN, The Armenian Revolutionary Movement, UCLA, Fresno, s.230

[6] age. s.37-183

[7] Ermeni amal ve harekatı ihtilali, no:2, s.36

[8] Cumhuriyet Gazetesi, Bu yanlışı Düzeltin, 11.05.1997

Leave a comment