Kemal İnanç IŞIKLAR

kemal.isiklar@iics.com.tr

“Ellerine bir ulusun yazgısı emanet edilen kimseler o ulusun gücü ve erkini yalnız ve ancak gene o ulusun gerçek ve elde edilebilir çıkarları yolunda kullanmakla yükümlü olduklarını bir an olsun unutmamalıdırlar. Bu kimseler düşünmelidirler ki, bir ülkeyi ele geçirmek o ülkenin yurttaşlarına egemen olmaya yetmez. Bir ulusun ruhu ele geçirilmedikçe, bir ulusun irade ve kararlılığı kırılmadıkça o ulusa egemen olmanın olanağı yoktur. Yüzyılların oluşturduğu milli bir ruha hiç bir güç karşı koyamaz.”

Mustafa Kemal ATATÜRK, Mayıs 1935

Not : Bu yazı 2000 yılında yayınlanmıştır.

Bu yazıda Türkiye açısından Avrupa Birliği sürecinin nesnel ve tarafsız bir değerlendirmesini değil, kemalizm ve kemalistler açısından konunun ne şekilde algılandığı ve nasıl değerlendirildiğini okuyacaksınız. Bu anlamda çalışmamız Türkiye AB çerçevesinde tüm görüş ve değerlendirmeleri kapsayan, kategorize eden bir araştırmadan çok siyasal bir tutum belgesi niteliğini taşımaktadır. Bahsi geçen kemalizmin ideolojik çerçevesi kapsam olarak kendisini 1938 sonrası erozyona ve soykırıma uğrayan Mustafa Kemal ATATÜRK devriminin ardından uydurulan yapay “Atatürkçülük” ve “Batıcılık” popülizmininin dışında bir alanda ifade etmektedir.[i]

Türk siyasi elitinin son kuşağı, Türkiye’nin batılaşması çabalarının nihai sonucu olarak Avrupa Birliği’ne girmeyi Türkiye’nin önüne en önemli hedef olarak koydu. Çağdaş demokrasi anlayışı adına kemalist devrimi tepeden inmecilik ve jakobenizm ile suçlayan ve Türk Demokrasisi’ni Türk Silahlı Kuvvetleri’nin vesayetinden kurtarmak misyonu ile hareket etmek ile ifade olunan bir sanal meşruiyet alanında faaliyet gösteren batıcı enteljansiya, Avrupalı politikacılar ve bürokratlarının vesayetinde, baştan aşağı tepeden inmeci bir proje olan Avrupa Birliği totaliterizminin manevi misyonerliğine soyundular. Bu süreçte emperyalizmin mobilize ettiği tüm psikolojik savaş unsurları, etik ve bilimsel gerçeklikler ile ülke çıkarlarını gözardı ederek, Türkiye Cumhuriyeti’ni Kurtuluş Savaşı’nın mandacılık tartışmalarında dahi görülmeyen bir kayıtsız teslimiyet anlayışı ile çıkışı olmayan bir batağa sürüklediler. Türk politikasının bir iki marjinal örneği hariç sağdan sola tüm siyasi yelpaze, zamana, iç politika konjonktürüne ve toplumun psikolojik durumuna ayarlı dozlarda, Avrupa Birliği entegrasyonu adı altında ülkenin bağımlılaştırılma ve çökertilme serüvenine ortak-öncü oldular. Avrupa mimarisine uydurulmak üzere sağı solu yıkılıp dökülen Türkiye Devleti’nin nihai akibeti, müdahale edilmemesi durumunda geri dönüşümsüz bir mutasyon, bir garabet örneği olmak durumu ile karşı karşıyadır. Avrupa Birliği Entegrasyonu’nun en önemli özelliği, devletin temellerinden başlanan sosyo-politik tadilat-restorasyon sonrasında, bir ulus devlet olarak tek başına ayakta kalmak ve bağımsız bir devlet olarak eski varlığını geri kazanmak olasılığının; kısacası geri dönüş ihtimalinin bulunmamasıdır. 1959 yılında hiç tartışılmadan, meclis ve kamuoyundan saklanarak[ii] başlayan Avrupa macerası, Özal’ın yine kamuoyunda hiç tartışılmadan kullandığı inisiyatif ile yapılan tam üyelik müracatı, akabinde “ya gireceğiz ya gireceğiz” naralarıyla ‘asırlık rüyanın gerçekleştiği bir olay’ olarak nitelenen Gümrük Birliği hezeyanı, en iyimser söylemle Türkiye-AB ilişkilerinin diplomatik ve siyasal rasyonel bir temeli olmadığının, aşırı duygusallık ve tepkisellik çerçevesinde muhtelif psikolojik gerilimlerin sarkacında[iii]gidip gelen bir muamma yumağından ibaret olduğunun bariz kanıtıdır. Bu yalın gerçeklik Avrupa Birliği üyelik sürecinin tüm değişkenleri ile, geç olmadan Türk ulusu önünde yeniden ele alınmasını ve hassasiyetle değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Kurtuluş Savaşı’ında ve sonrasında anti-emperyalist mücadele vermiştir ve yüzyılın emperyallerine karşı dünya tarihinin ilk ve tek zaferini kazanmak gerçekleri üzerine kurulmuş bir ülkedir. Ülkemizin kuruluş ideolojisi Kemalist ideolojidir. O halde işe ülkenin kuruluş ve kurtuluş felsefesi, kemalist ideoloji perspektifinden bakarak başlamak AB olgusunun ulusal boyutta değerlendirilmesine önemli katkıda bulunacak, değerli bir adımdır.

Avrupa Birliği – Türkiye Yapıları Sabit Değil, Dinamik ve Değişkendir.

Avrupa Birliği sürecini ele alırken analiz etmemiz gereken önemli husus ilişkilerin iki tarafını oluşturan her iki unsurun da (Türkiye-AB) içsel ve çevresel koşulları ile birlikte tarihin farklı dönemlerine göre değişkenlik göstermekte olduklarıdır. Bu perspektifte ne Türkiye, ne de Avrupa Birliği sabit-statik yapılar değildir, süreklilik arzeden bir değişkenlik sergilemektedir. Sadece taraflar değil, tarafların arz-talep dengeleri de aynı paralelde, benzer şekilde değişim göstermektedir. Örneğin Türkiye’nin 1959 yılındaki ilk başvurusunun ardında Yunanistan ile Batı Bloğu’na ait uluslararası kurumlara üyelikten geri kalmamaya dayalı bir rekabet ve benzer, eşdeğer/eşzamanlı diplomatik girişimlere bulunarak Yunanistan’ın dış politika adımlarını etkisizleştirmeyi ve amaçlayan, karşılıklı, son derece pragmatik bir diplomasi politikası yatmaktadır. Türkiye’nin 1959’daki ortaklık başvurusunun en önemli nedeni, Yunanistan’ın topluluğa başvurmuş olmasıdır.Dönemin Menderes ve Bayar iktidarı, AET’ye üyeliğe son derece hararetli yaklaşmakla birlikte, üyeliğin Türkiye’nin ekonomik bağımlılığını artırabileceğini, dolayısıyla muhalefete (CHP) ümit edilenin aksine güç kazandırabileceğini düşünüyorlardı.[iv] Yunanistan’ın başvurusu Türkiye iç politikasının önündeki tıkanıklığın aşılmasını kolaylaştırdı. Yunanistan ile benzer ürünler ihrac eden Türkiye’nin Batı Avrupa pazarını yitirme, uluslararası platformlarda geri kalmak suretiyle stratejik önemini kaybetme, Kıbrıs sorununda yalnız kalma ve Avrupa trenini kaçırmak gibi daha sonradan kökleşerek gelenekselleşecek bir dizi endişe dönemin iktidarının Yunanistan’dan 16 gün sonra AET kapısına dayanmasına neden oldu. Bu ve bunu takip eden yıllarda Avrupa entegrasyonu hakkında devlet eliyle herhangi ciddi bir araştırmanın yapılmamış olması, tablonun vehametini artırmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri, AET’na üyelik için başvurulan 1959 yılından, Anlaşmanın imzalandığı 1963 yılına dek hiçbir araştırma ve inceleme yaptırmadı. Dört yıl sonra yapılan tek araştırmada, ortaklık başvurusu için ortaya konan başlıca gerekçe yalnızca şuydu : “Türkiye Batı Dünyası’na mensuptur.”[v]

Arz-talep dengesinin diğer tarafı, AET açısından Türkiye’nin Yunanistan ile birlikte başvurusu EFTA-AET rekabeti açısından prestijli bir hareket olarak kabul ediliyordu.[vi] Bunun yanısıra soğuk savaş döneminin önemli merkezi SSCB’ye karşı Türkiye yakınlaşması Batı blokuna stratejik üstünlük kazandırıyordu, bu nedenle Batı Avrupa tarafından Türkiye’nin batılı kimliği o dönemde son derece yoğun bir şekilde vurgulanmaktaydı. Türkiye’yi Pazar olarak daha etkin bir şekilde değerlendirme isteği, Türkiye’nin büyümekte olan nüfusu ve ekonomisi ile demokrasi bloğuna yapacağı pozitif katkılar AET’nun Türkiye’ye politik yaklaşımını perçinledi. Türkiye belki de AET’nun tam olarak ne olduğunu bile bilmeden başvurmuştu ama, AET yetkilileri giriştikleri işin anlam ve boyutunu, Türkiye’nin yerini ve uygulayacağı politikaları çok iyi biliyorlardı. AET Komisyonu, 1962 yılında kabul ettiği raporda şunları söylüyordu: “Yunanistan’la yapılan anlaşmanın ilkeleri doğrultusundaki bir model Türkiye için hiç uygun olmayacaktır. Böyle bir modelin yükümlülüklerini ne Türkiye ne de AET taşıyabilir. Yunanistan’a göre çok daha büyük bir ekonomiye sahip Türkiye’nin AET için maliyeti taşınamaz boyutta olacaktır.”[vii]

Meseleyi bu günkü boyutları ile ele aldığımızda belirleyici unsurların tamamının zaman içerisinde değiştiğini görmekteyiz. Yunanistan Avrupa Birliği’nin içerisinde, Türkiye dışındadır. Soğuk Savaş koşulları değişmiş, SSCB faktörü ortadan kalkmıştır. Avrupa entegrasyonu salt bir ekonomik işbirliği örgütü olmaktan çıkmış, federatif bir ulusüstü devlet yapısına, postmodern bir imparatorluğa doğru yol almaktadır. Sovyet Bloku’nun ortadan kalkması ile birlikte, bir dönemin demirperde ülkeleri olarak anılan Doğu Avrupa devletleri; Avrupa Birliği’nin 2000’li yıllarda genişleme stratejisinin odağı olmuştur. EFTA rekabeti ortadan kalkmıştır.

Karmaşık, değişken, dinamik ilişkiler yumağının, tarihi sürecinde çok boyutlu, çok yönlü ve çok düzlemli olarak sistematize edilecek bir yöntem ile ele alınması, sürecin statik bir şekilde yorumlanmasından kaynaklanan geçersiz ve yanıltıcı değerlendirmelerin önüne geçecektir.

Kemalist Modernleşme mi, Avrupalılaşmak Mealinde Batılılaşmak mı?

Benzer şekilde kemalist devrimin modernleşme-çağdaşlaşma olgusu da tarihsel gelişiminden, ve çok boyutlu içeriğinden dışlanarak “batıcılık” olarak yanlış okutulmakta; üretilen batıcılık anlayışı da her koşulda Avrupalılaşmak perspektifi ile sabitlenerek yapay tahliller ile I. Dünya savaşında “mandacılık” odaklı teslimiyetçi anlayışın güncel türevinin Atatürk idealleri ile bağdaştırılmasının psikolojik arka planı hazırlanmaktadır. Bu yanılsama süreci, üyelik sonrası Avrupa’nın sunacağı refah transferi ile ülkenin ekonomik sıkıntılarının tamamının giderileceği ve ekonomik olarak ortalama AB standartının yakalanacağı illüzyonları ile desteklenmekte, inandırıcılığını kaybettiği hallerde ise Avrupalı olmayacaksak Afganistan mı olacağız gibi demagojik argümanlar ve itinayla kurgulanan felaket senaryoları ile Türk kamuoyuna gözdağı verilelerek ülkemiz ulusal çıkarları ile çatışan durumlarda daha fazla taviz vermeye ve teslim olmaya zorlanmaktadır.[viii]

Gerçek manası ile modernleşme, üretim ve toplum ilişkilerinin yenilenmesi, çağdaşlaştırılması ve bunun milletin katılımı ile yapılmasıdır. Yaratıcı ve üretici bir süreçtir. Bugünkü şekli ile bu hali ile Batılılaşma tüketici, zayıflatıcı, yabancılaştırıcı, kandırıcı, oyalayıcı, parçalayıcı bir süreçtir. Türkiye’nin batılılaşmaya değil, modernleşmeye ihtiyacı bulunmaktadır. Modernleşme üretim, yönetim ve toplum ilişkilerinin özgün ihtiyaçlara göre düzenlenmesi, yenilenmesidir; batılaşma ise batıya benzeyerek, batının vesayetine girerek aynı ihtiyacın çözülebileceği yanılgısının adıdır.

Kemalist modernleşme katılımcı ve paylaşımcı bir süreçtir. Milletin enerji ve kabiliyetlerinin üzerinde yükselir. Kemalist devrim Türkiye’nin kendi değerleri ile, kendi başına, kendi çabası ile var olabileceği ve gelişebileceğine olan inanç üzerinde yükselmiştir. Terkedilen Kemalizm ideolojisi yerine ikame edilmeye çalışılan Batıcı siyasetin Türkiye’yi sürüklediği yer; özgüvenini yitirmiş, siyasi kurumlarını tüketmiş, demokrasisini oturtamamış, sosyal ve kültürel bunalımı yükseltmiş, kimlik buhranını çoğaltmış, ortak ülkülerini ve toplumsal felsefe ve hedeflerini kaybetmiş, yurttaşlık aidiyetinden etnik, dinsel aidiyetlere kaçışın başladığı bir körelme, çürüme ve çözülme noktasıdır. Bu yanlış tutumda ısrar, Türkiye’nin olası bir çıkışa yönelteceği son toplumsal enerjisini de hızla tüketmektedir. Son enerjinin tüketilmesi durumunda Türkiye için havada yakıtı biten bir uçak gibi bir süre sonra şiddetli bir çakılma, kaçınılmaz gözükmektedir. Bu duruma çözüm olarak kemalistler Türkiye’nin üretim, yönetim ve toplumsal ilişkilerini dikkate alarak; 1930 ruhu ile yeniden bir planlı kurtuluş ve kalkınma mücadelesini önermektedir.

Kemalist Devrim’in Ereği Batı’ya Benzememek İçin Modernleşmektir.

Avrupa Birliği tartışmalarında muhalif duruş sergileyen kesimlerin temel argümanı Avrupa Birliği’nin Türkiye ile olan ilişkilerinde samimi olmadığı, çifte standartlı bir yaklaşım sergilediği, özünde Türkiye’yi Birliğe dahil etmek gibi bir düşüncesinin olmadığı, bu süreci Türkiye’yi bağımlılaştırmak adına kendi çıkarları doğrultusunda manipüle ettiği şeklinde özetlenebilir, temel tez “Avrupa Türkiye’yi almayacak” ekseninde şekillenir. Kemalistler yukarıda sıralanan gerekçelere katılmak ile birlikte “Türkiye Avrupa Birliği’ne Girmemelidir!” çerçevesinde bir tavır sergileyerek karşıtlık tezine farklı bir ana eksen belirlemektedir. Bu tezi özetle ele alalım.

Osmanlı’nın son dönemi ve modern Türk tarihi Avrupa güdümlü batılılaşma tartışmaları ile şekillenmiştir. 1938’e değin iktidar olan kemalist devrim süreci bu tartışmadan kendisini keskin çizgiler ile ayırmaktadır. Türkiye Batı ile savaşarak bağımsızlaşmış, istiklalini ve cumhuriyetini kurmuştur. Zamanla kuruluş ideolojisini ve felsefesini yitiren ülke, batılılaşma yanılgısı ile yeniden aynı çıkmaza sürüklenmiştir. Batı’nın tüm olumsuz etkileri bu yolla yeniden sızmış ve nüfuz ederek yerleşmiştir. Oysa batılılaşma paradoksunu sadece kemalizmin batıya karşı modernleşme formülasyonu çözebilir. Bunun aracı, ulusun gücü, aklı ve emeğidir. Bunun için Türkiye’nin öz niteliğinin farkında olan, meşruiyetini halkının iyiliğine adayan Mustafa Kemal felsefesini aracısız özümsemiş kemalist kadroların yeniden Türk siyasetine egemen olması bir zorunluluktur. Batı’nın Batı dışına tahakkümü şeklinde gerçekleşmeyen tek modernleşme projesi olan Kemalist Devrim, bu niteliği ile 3. dünyanın tüm uluslarına da adanmış bir pratik olarak benzersiz bir örnek teşkil etmektedir. Batı’nın modernleşme adına ihrac ettiği kültürsüzleştirme ve köksüzleştirme politikalarına karşın, özgün kültürünü ve kökünü yeniden üreten kemalist devrim; ne yazık ki, Avrupa merkezli (euro-centric) paradigmaya bütüncül alternatif teşkil edecek derecede bir açılım geliştirme aşamasında Ulu Önder’in ölümü kesintiye uğramıştır.

Kemalistlerin AB Eleştirisi Dolaylı Değil Cephedendir.

1938 sonrası egemen elit ve bürokrasi, yanlış algıladığı kemalist devrim sürecinin meşruiyetini batılılaşmacı söylem üzerine bina etmiş, Türkiye’nin kurumsallaşmasını bunun üzerine oturtmuştur. 1974’den başlayarak Avrupa Topluluğu, OECD, NATO benzeri küresel ya da bölgesel; askeri, ekonomik, sosyal, kültürel hemen hemen tüm batı kurumlarında Türkiye’nin varlığına rastlıyoruz. Örneğin Batı’nın önemli askeri ittifakı NATO’ya girişte Atatürkçü politikanın sürdürücüsü ve koruyucusu rolünü üstlenen, batılaşma konseptinin sahibi olarak askeri bürokrasinin öncülüğünü görüyoruz. Özü itibarı ile sivil bir proje olan Avrupa Birliği’ne de bu kesimlerin örtük itirazlar çerçevesinde şekillenen bir dolaylı tavrının ötesinde cepheden bir eleştiri ya da doğrudan ret göremiyoruz. Bu kapsamda psikolojik harekata maruz kalarak yıpranmaktan çekinen Türk Ordusu, asıl yıpranmayı gerçek benliğinden ve tarihi yükümlülüklerinden uzak kalmayı tercih ettiği sürece yaşayacaktır.

Kemalistler diğer kesimlerin aksine; Türkiye’nin tarihine, gelenek ve alışkanlıklarına, milli özelliklerine, özlem ve emellerine yabancı olan Avrupa Birliği projesine cepheden karşı çıkmaktadır. Gayri milli unsurların menfaat ve isteklerine monte olmuş oligarşik seçkinler topluluğunu “Atatürkçülük” yaftası ile kemalist devrimin koruyucusu ve sürdürücüsü olarak sunmak emperyalizmin illüzyonudur. Bu gerçeği teşhis etmek, 21. yüzyılda yeniden yükselen kemalist devrimin iktidar arayışının temel çıkış noktasıdır.

Leave a comment