Kemal İnanç IŞIKLAR

kemal.isiklar@iics.com.tr

“…ve kadınlar / Birbirlerinden gizleyerek / bakıyorlardı ayın altında/ geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine / Ve kadınnlar / bizim kadınlarımız: / korkunç ve mübarek elleri, / ince küçük çeneleri, kocaman gözleriyle/ anamız, avradımız, yarimiz / ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen / ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen / ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız / ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki / ve karabasana koşulan / ve ağıllarda / ışıltısında yere saplı bıçakların / oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan/ kadınlar / bizim kadınlarımız…”[1]

Türk Kadını’nın Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın kazanılmasındaki emeğinin ne kadar büyük olduğunu anlatmak, aslında zaten hepinizin biliyor olduğu bir tarihi gerçeği, cesaret ve fedakarlık destanını yinelemek olacaktır. Bu yazıda farklı olarak pek fazla sözü edilmeyen ilgi çekici bir tarihsel olaya odaklanmak istiyorum.  Ulusal mücadele sırasında Sivas’ta toplanan Kadınlar Kongresi…

Tanzimat sonrası temel ilgi alanını “devlet nasıl kurtulur” sorusu üzerine yoğunlaştıran Osmanlı entellektüelleri, çözümü yeni bir insan tipi yaratmanının gerekliliği üzerine yoğulaştırdı. Tanzimat aydınlarının ikinci kuşağı olan Yeni Osmanlılar, milli kalkınma için bütün insan gücünün topyekün harkete geçirilmesinin gerekli olduğu düşüncesinden yola çıkarak, vasıflı işgücünün yetiştirilmesinde kadının rolünü yeniden tanımlamaya çalıştılar. Kadın anne ve eş olarak eğitimin ülke kalkınması açısından taşıdığı öneme dikkat çektiler.[2] Milli kalkınma için tüm insan potansiyelinin aktif kılınmasını hedefleyen bir çerçeve içinde kadınların eğitimine yönelik kurumsallaşmaya gidilmesine 19. yüzyılın ikinci yarısında hız verildi. Kız rüştiyeleri, kız öğretmen okulları ve kız sanayi okulları açıldı. [3]  Büyük ölçüde dışarıdan etkilenme ile girişilen bu hareketin etki alanı imparatorluk topraklar içinde önemsenmeyecek kadar küçük bir sahayı kapsamaktaydı. II. Meşrutiyet’e kadar Avrupalı cinsdaşları ile eşit haklara sahip olma yolunda mücadele veren veya en azından böyle bir bilince varan kadınlar genellikle üst kaymak tabakasından gelmekteydi. II. Meşrutiyet sonrasında yukarıda bahsedilen okullarda yetişmiş kadınlar da bu harekete dahil olmaya başladılar. O yılarda Avrupa ve Amerika’da da kadın eşit oy hakkı, seçme ve seçilme hakkı açısından eşitsizliğin kaldırılması ve demokrasi için uzun soluklu bir mücadelenin içindeydiler.  1857’de Newyork’ta dokuma işçisi kadınlar “8 saatlik işgücü”, “eşit işe eşit ücret” ve “örgütlenme hakkı” talepleriyle kitlesel bir grev başlattılar. 1908’de yine Amerika’da 1857’deki talepleri ekleyen iplik işçisi kadınlar ikinci bir direniş gücünü yarattılar ve bu direniş 129 kadının hayatına mal oldu. 1910’da Kopenhag’da toplanan II. Kadın Enternasyoneli’nin Clara Zetgin’in önerisi ile 8 Mart Uluslar arası kadınlar günü olarak kabul edildi. [4]

Tarihe baktığımız zaman Orta Asya koşullarının zorunlu göçebe kıldığı yaşam içerisinde, eski Türklerde hukuki açıdan kadın ve erkeğin tamamen eşit olduklarını görüyoruz. Erkek ancak bir kadınla evlenebilirdi. Ev ve çocuklar üzerinde erkek ile kadın aynı haklara sahiptiler. Yasa niteliğindeki “emirname”ler, hakan ve hatun tarafından, birlikte imzalanmadan uygulanamazdı. Delhi Türk Devleti’nde Raziye Sultan, Kirman’daki Kutluk Devleti’nde Türkan Hatun, tarihteki ilk kadın devlet başkanlarıydı. [5] Daha sonraları Batı’ya yönelik akınlarda da kadın ve erkek eşitliğine dayalı işbölümünün yeni bir savaş stratejisini örgütlediğini görüyoruz. Atlı savaşçılar, artık arkalarında hayvan sürüleriyle birlikte, üstü örtülü arabalarla ailelerini de getirir olmuşlardı. “Arabalı Çadır” diye nitelendirilebilecek bu üstü örtülü arabalar, savaşta akıncılara gerçekten üstünlük sağlamaktadır. Çünkü arabaların içinde kocalarıyla beraber gelen kadınlar, onlar gündüz akına gittiklerinde geride kalıp, bir yandan hayvanlara bakmakta, bir yandan da günlük ev işlerini yapmaktadırlar. Aş pişirmekte, ekmek açmakta, süt sağmakta, hayvan kırkmakta, yün eğirmekte, kumaş dokumaktadır. Daha da önemlisi, bu arada çocuk doğurup büyütmektedir. Hatta gerekirse, ata atlayıp savaşa da katılmaktadır. Bu kadınlar en az erkekleri kadar savaşçıdır.[6]

Kadınların, yani toplumun diğer yarısının yaratıcı gücünü, toplumsal ve siyasal yaşamın içerisinde tutmasını bilen Orta Asya Türkleri, İslamiyete geçiş sonucu müslümanlığın getirdiği kuralların benimsenmesi ile birlikte kadının toplumdaki rolü konusunda öz kültüründen uzaklaşarak radikal değişikliklere uğradı. Arap kadınını bir mal ya da hayvan konumundan kurtarıp, ikinci sınıf da olsa insan konumuna getiren islami kurallar, Arap kadınını erkeğinin yarısı konumuna yükseltirken[7], zaten erkeğiyle eşit olan Türk kadınını ise yine erkeğin yarısı konumuna indirgedi ve erkeklerle eşit düzeydeki siyasal ve toplumsal haklarını yitirmesine sebep oldu. II. Meşrutiyet ve sonrasında Mustafa Kemal Atatürk’ün,  Türk Kadını’nın çağdaş toplumlardaki konumunu alması için gösterilen çabalara ve başlarılan girişimlere kadar kadın, erkekleri rahat ettiren unsur özelliğinden kurtulamadı. Toplumda kadını kuşatan geleneksel boğucu cemaat yapısı, onu itaatkar bir obje olarak toplumdan soyutladı.

Batı’nın dayattığı rasyonalitenin eşliğinde Osmanlı kadın hareketinin eğilimi, İslamı yorumlayarak eşit kadın erkek kavrayışını islamın bozulmamış halinde arayarak, yeniden Asr-ı Saadet hayalini yaratma çabalarından, İstanbul dışında, özellikle İzmir ve Selanik gibi kentlerde çalışan kadınların hak ve hürriyet kavramlarını laikleştirerek, ikincil konumlarının toplumdaki eşitsizlikçi yapıdan kaynaklandığı ve bu yapının değiştirilmesi gerektiği yönünde bir evrim sürecine girdi.

  1. Meşrutiyet sonrasında kadın gazete ve dergilerinde hızlı bir artış oldu.[8] Kadınlığın mevcut durumundan neyin (“kadınların sanayide olsun, ticarette olsun, hattı idare-i cumhur’da olsun, erkeklerden dûn –aşağı- kabiliyette olmadıklarını teslim etmek lazımdır. Filvaki muhiti Osmanimizde kadınlık henüz inkişaf edilmemiştir. Bunun sebebi biz Osmanlı kadınlarının istidatsızlığı değil, Tarz-ı terbiyemiz ve sureti ma’aş hayat tarzı ve hayatımızdır”) ne şekilde (“Evet erkekler zahiren bu kadar hürriyetperver göründükleri halde hakikatte birer küçük müstebitten başka bir şey değildir. Hürriyet, hürriyet sadalarıyla koca kıtaları kanlara boğdukları esnada bile, kendilerinden daha büyük, daha mühim olan alem-i nisvanı (kadınlar alemi) gözleri görmedi. Onlara hukuk-i siyasiyye değil hukuk-i insaniyye bile bahşetmekten çekindiler. İçlerinde hukukumuzu müdafaa etmek arzu edenleri bile feminist diye tahkir ve tezyif etmeye başladılar”) [9] sorumlu olduğu bilinmektedir.

Balkan Savaşları ve I. Dünya savaşı sırasında bir çok cephede birden savaşan Osmanlı Devleti ağır yaralar aldı. Cepheden cepheye koşan veya giden ve bir daha dönemeyen erkeklerin yokluğu, kadınların toplumsal yaşama daha aktif katılımlarını zorunlu kıldı. Bu yıllar kadınların sosyal ve siyasal alanda düşüncelerini açıkça dile getirdiği bir dönemdir. Bu dile getirişin en etkili siyasal yöntemi de mitingler olmuştur. İstanbul ve İzmir’in işgalleri sonrasında Türkiye’nin dört tarafında tepki mitingleri örgütlenmiştir. 1919 yılında Sultanahmet ve Fatih meydanlarındaki konuşmaları ile sivrilen Halide Edip Adıvar[10] eğitimli, bilinçli ve mücadeleci Türk kadınının simgesi durumunda idi. Kadınlı erkekli 200.000 kişilik bir grubun katıldığı Sultanahmet mitinginden rahatsız olan hükümet, bundan sonra yapılması planlanan miting ve gösterileri yasaklayınca protesto eylemleri Anadolu’ya kaymaya başladı.

4 Eylül 1919 tarihinde Sivas’ta toplanan kongre, 12 Eylül’de sonda ermiş, Atatürk ve arkadaşları 18 Aralık 1919 tarihinde Ankaraya doğru hareket etmişlerdir. İşgale karşı direnen kadınların örgütlenme merkezi, İstanbul hükümetinin tutumu yüzünden Anadolu’ya kaydırılır ve 5 Kasım 19192da Anadolu Kadınları Müdafa-i Vatan Cemiyeti kurulur. Anadolu’nun çeşitli kentlerinde örgütlenen cemiyet, kadınların Kurtuluş Savaşı’na katılımları için toplantılar düzenlemeye ve direniş ruhunun canlandırılması ve sürdürülmesi için mücadele etmeye başladılar. Atatürk henüz Sivas’tan ayrılmadan evvel, 28 Kasım 1919 Cuma günü, Sivas’ta bulunan Türk kadınları bir kongre halinde toplanırlar. Türk tarihinde Sivas’ta bir kadınlar kongresinin toplanarak mütarekenin imzalanması üzerine Türk Yurdu’nun işgalini protesto ettikleri ve İtilaf Devleteri’ne bunu anlatan bir telgraf gönderdikleri pek bilinmez.[11] 1 Aralık 1919 tarihinde İtilaf Devletleri temsilcilerine göndermiş oldukları telgraf ise aşağıdaki gibidir:

“Sivas’ın İslam kadınları bu gün toplanarak bu telgrafname ile sizlere, milletlerin haklarını, cihanın barış ve kurtuluşunu sağlamak için savaştığını beyan etmiş olan İtilaf Devletleri temsilcilerine hitap etmeye karar verdik. Resmi vazifenizden maada insanlığınız, bu hitabımızı milletlerinize, devletlerinize ulaştırmayı garantiler ümidindeyiz. Bugüne kadar milletimizin durmayan feryatlarına rağmen medeni Avrupa, Amerika umumi efkarının vatanımızda vukua getirilmekte olan facialara önem vermedikleri anlaşılıyor. İnsanlık vicdanını sızlatan, binlerce yetim ve öksüzleri ağlatan şimdiki olaylardan bu medeniyet ve aydın milletler duygulanmak istemiyorlardı. Mütareke imzalandığı günden ber milletimiz hakkında reva görülen haksızlıklar, millet tarihinde pek az rastlanır dereceyi geçmiştir. Çoğunluğu Türk ve İslam olan İzmir, Antalya, Adana, Maraş gibi vatanımızın en aziz kısımları işgal olunduktan başka, ahd üzerine silah bırakmış olan masum milletimizin boğazlanmaması, şeref ve namusunun ayaklar altına alınmaması arzu ediliyor! İzmir’e vahşi ve zalim Yunanlılar’ın çıkarılmasıyla işgal sahasında kalmış olan kardeşlerimizin kurtarılması ve Yunan vahşetinden kaçmış ve bugün karlar ve çamurlar üzerinde aç ve sefil ölümle pençeleşmekte bulunan zavallı göçmenlerimizin yurtlarına dönmeleri bekleniyor. Haslbuki, çok yazık ki devletlerinizin hepinizin gözünün önünde hala zalim Yunanlılar’ın şiddetli taarruzlarını yaparak oradaki kardeşlerimizi imhaya çalıştıkları görülüyor. Fransızlar mütaekeden sonra Adana ve bölgesini adalet, hak ve insanlığa aykırı olarak işgal etmiş lmakla yetinmeyerek daha sonra da Urfa ve maraş’ta İngilizlerin tatbik ettikleri bir haksızlığı canlandırarak  milletimize reva görülen tecavüzlerde fiilen medhalleri bulunduğunu gösterdiler. Günden güne artmakta olan haksızlıklar, zulümler karşısında biz İslam kadınları da son derece yese uğradık. Erkeklerimizle bir safta, mağlub vatanımızı, istiklalimizi, din ve namusumuzu korumak ve savunmak için her türlü fedakarlığı kabule ahd eylediğimizden, öyle umuyoruz ki Avrupa ve Amerika’nın medeni milletleri kendi tarihlerini de lekeleyecek bu büyük felakete sebebiyet vermeden hak ve adaletin icaplarını süratle yerine getirecektir. Yine pek umuyoruz ki, siz de şahsen bizim şu haklı feryadımızdan müteessir olarak bütün dünyaya hürriyet, adalet vaad eden devletlerinize bu hakikatleri lazım olduğu gibi anlatacaksınız. İşte bu ümitle saygılarımızı sunarak bir an evvele adil icraatınızı bekleriz.”[12]

Ulu Önder Gazi Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nda mücadele veren kadınlara aydınlanma devrimleri ile birlikte yeni bir devrin ve yeni bir mücadelenin kapısını açmıştır. Ünlü şair Tevfik Fikret’in “Elbette sefil olursa kadın, alçalır beşer (insanlık)” sözlerini bizlere tekrar hatılatan Ulu Önder[13], bakın kadınlarımız için neler diyor:

“Efendiler, daha önce de ulusumuz yenilik yolları üzerinde yürümeğe, toplumsal devrimlere girişmemiş değildir. Ama gerçek ürünler görülemedi. Bunun nedenini araştırdınız mı? Bence neden, işe esasından, temelinden baslanmamış olmasıdır.Bu konuda açık söyleyeyim:  bir toplum, bir ulus, erkek ve kadın denilen ikicins insandan kuruludur. Olanak var mı ki bir kitlenin bir parçasını ilerletelim, öbürünü bırakalım da, kitlenin tümü ilerleyebilsin? Olanak var mıki, bir toplulugun yarısı topraklara zincirle bağli kaldıkça, öbür bölümü göklere yükselebilsin? Kuşkusuz ilerleme adımları, dedigim gibi, iki cins tarafindan birlikte, arkadasça atılmalı, ilerleme ve yenilik alanında aşamalara birlikte ulaşılmalıdır….Kimi yerlede kadınlar görüyorum ki, başına bir bez, ya da bir peştemal ya dabenzer bir seyler atarak yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir, ya da yere oturarak yumulur. Bu durumun anlamı,gösterdigi nedir? Efendiler uygar bir ulus anası, ulus kızı bu saşırtıcıbiçime, bu vahşi duruma girer mi? Bu durum ulusu çok gülünç gösteren bir görünüştür. Hemen düzeltilmesi gerekir.”

Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun.. 

[1] Nazım HİKMET, “Kuvayi Millliye”, Adam Yayınları, 1987, s.71

[2] Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, İletişim Yayınları, 1988, s.1858

[3] age. s.1858

[4] Ulusal Dergisi, sayı 3, 1996 – Mine YILDIZ, “KadınSorunu Üzerine Bir Hatırlatma”, s.121

[5] Ahmet Taner KIŞLALI, “Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği”, İmge Yayınları, 1993, s.24-25

[6] Ceyhun DEMİRTAŞ, “Ah, Şu Biz Karabıyıklı Türkler”, E Yayınları, 1988, s.26

[7] Bu konuda daha fazla bilgi için İlhan ARSEL’in “Şeriat ve Kadın” isimli kitabını okuyunuz. “Kadınlar aklen ve dinen dûn (aşağı) yaratıklardır.” “Erkekler kadınların hakimidir. Çünkü Allah onları kadınlardan üstün etmiştir, çünkü onlar mallarıyla kadınları geçindirirler. İyi kadınlar itaat ederler. Dikbaşlılıklarından korktuğunuz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın, dövün; fakat itaat ettikleri zaman onlara karşı bahane aramayın.”(En-nisa – Kadın- suresi 38. Ayet)

[8] Kadınlar Dünyası, Kadınlık, Türk Kadını, Kadınlar Alemi, Kadın Hayatı bu gazete ve dergilerden birkaçıdır. Bu yayın organlarında kadınlar toplumsal yaşamın katılım sınırlılıklarının kaldırılması üzerinde durmaktadırlar.

[9] Kadınlar Dünyası Dergisi 1329

[10] Halide Edip Adıvar (1882 – 1964)Türk edebiyatının önde gelenlerinden, kadının yerinin toplumun bizzat içinde olması gerektiğini ve İngiliz emperyalizmine karşı ulusal bağımsızlığı destekleyip sonra ABD’nin yardımının Türkiye için faydalı olacağını savunan Halide Edip, 1882’de İstanbul’da doğdu. Özel derslerle başlayan eğitimi, 1901’de mezun olduğu Üsküdar Amerikan Kız Koleji’yle devam etti. Rıza Tevfik’ten (Bölükbaşı) Fransız edebiyatı, daha sonra evleneceği Salih Zeki’den de matematik dersleri aldı. İlk yazıları 1908’de Halide Salih adıyla ‘Tanin’de çıkmaya başladı. Kadın haklarına değinen bu yazılarından dolayı, 31 Mart olaylarında çocuklarıyla birlikte Mısır’a kaçmak zorunda kaldı. 1909’da dönerek, öğretmenlik ve müfettişlik yaptı. Yine aynı yıllarda, kadınların toplumsal yaşama katılması ve eğitilmesi amacını güden ‘Teali Nisvan Cemiyeti’ni kurdu. 1912’de kurulan ‘Türk Ocağı’na katıldı. 1919’da ABD başkanı Wilson’un ilkelerini savunan ‘Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin kurucuları arasına katıldı. Yine aynı yıl, Sultanahmet ve Fatih meydanlarındaki İzmir’in işgalini protesto eden ünlü konuşmaları nedeniyle, 16 Mart İstanbul’un işgali sırasında hakkında soruşturma açıldı. Bu kez de Anadolu’ya kaçtı. Önce Erkan-ı Harbiye’de görev aldı. Doğu Cephesi’nde savaşa katıldı. Onbaşı olarak savaşan Halide Edib zaferden sonra çavuş rütbesine yükseltildi. Cumhuriyetin ilanından sonra Amerikan mandasını açıkça savunduğundan ‘Halk Fırkası’yla görüşleri çelişmeye başladı ve 1926’da eşi Adnan Adıvar’la birlikte Türkiye’den ayrıldı. ABD ve Hindistan’daki üniversitelerinde konuk öğretim üyesi olarak konferanslar verdi. 1936’da Türkiye’ye döndü ve 1940’da İÜ İngiliz Filolojisi Kürsü başkanı oldu. 1950-54 arası ‘Demokrat Parti’den bağımsız milletvekilliği yaptı. 1954’de bu görevden istifa ederek üniversitedeki kürsüsüne döndü. 9 Ocak 1964’de öldü. Siyasal kişiliği kadar romanları ve öyküleriyle de tanınan Halide Edip, Kurtuluş Savaşı’nı işlediği ‘Ateşten Gömlek’ (1923) ve ‘Vurun Kahpeye’ romanlarıyla tanınır. En ünlü romanı ‘Sinekli Bakkal’ (1936) ise imparatorluğun ve özelde İstanbul’un karmaşık ve çatışmalar içerisindeki toplumsal yaşamın bir panoramasıdır.

[11] Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Ercüment HASIROĞLU, Sayı 33, S.16

[12] age. s.17-18

[13] Cumhuriyet Gazetesi, 15.10.1925

 

Leave a comment