Kemal İnanç IŞIKLAR

kemal.isiklar@iics.com.tr

Not : Bu yazı 1998 yılında yayınlanmıştır.

Türklük davası ve Kemalizm oldukça yakından ilintili iki konudur. Konuların ilintili olması aralarında farklılıkların da olduğu gerçeğini değiştiremez. Tarihsel kökenlerine bakarsak, Osmanlı Sarayı’nda “Türk” kelimesinin yasaklandığı ve Türk-Türkmen olmanın alabildiğince aşağılandığı dönemlerde, sırtında yüzlerce yıldır taşımak zorunda olduğu Osmanlı Hanedanı tarafından sömürülen Türkler, imparatorluk içerisinde ulusal bilince en son ulaşmış ve bağımsızlığını en son kazanmış milletti. Korkunç Osmanlı hegamonyası, yüzyıllarca süren kölelik Türklüğün kökünü kurutamadıysa bunun nedeni Türklerin Anadolu toprağına derin kökler salmış olmalarındadır. Dallar durmadan budansa da meşe gibi sağlam Türk gövdesi köklerinden aldığı yaşatıcı,diriltici öz-su ile yeniden filiz sürüyor, yine dallanıp budaklanıyordu.[1]   Sersem Enver’in gencecik Türk evlatlarını inanılmaz bir gafletle bir çırpıda harcaması, Çanakkale, Kafkasya, Galiçya’da, Yemen’de, Irak ve Filistin’de son gençlik gücünü tükettiği halde, Mustafa Kemal’in .çağrısına kulak vererek son bir gayret ile Anadolu’yu kurtarmak üzere bir ölüm kalım savaşına davranan bir halkın ulusal kimliğine dört elle sarılmasından daha normal ne olabilir. Kendisini İngilizle elele verip Yemen’de, Filistin’de sırtından hançerleyen Arabın ihaneti mi? Amerika’nın mandası mı? Yoksa dört kıtada uğruna can verdikleri saltanatın siyaseti mi?

Ulusal Egemenlik ve Bağımsızlık

Elbette hiçbiri, 600 yıllık esaretten sonra kokuşmuş cenazesini kaldırdığı hasta adamın uğursuz borcunu da yüklenen millet elbette kurtarıcısının izinde adı Türk Devrimi olan silkiniş ile bağımsızlığına kavuşacaktı. “Tam Bağımsızlık” ve “Kayıtsız Şartsız Ulusal Egemenlik” yeni kurulan Türk devletinin asla değişmeyecek iki umdesi olacaktır. Dışarı doğru bağımsız, içeri doğru özgür olan bir devlet kuruluyordu. Devletin bağımsızlığı Misak-ı Milli, halkın özgürlüğü ve egemenliği Anayasa ile temellendirilmiştir. Çağdaş bir millet olmanın ilk iki şartı böylelikle yerine getirilmiş olunuyordu. Uluslaşma modernleşmenin yaşanması mecbur bir evrim basamağıdır.

Turancılık ve Türkçülük

Yaşanan uluslaşma hareketini yanlış anlayanlar da oldu elbet. “Ötüken yolu yokuştur, kafaları tokuştur” zihniyetine sahip ırkçı-faşist örgütlenmeler Atatürk ruhunu ve Türk Ulusçuluk akımını kendi sakat fikriyatlarına malzeme yapmaktan kaçınmadılar. Aslında ta başlangıcından Türkçülük akımlarını ikiye ayırmak gerekir diye düşünüyorum. Bunlardan birincisi, kemalistlerin onayladığı Türkçülük yukarıda bahsettiğim gibi ezilmiş bir milletin ırk temelinde değil, çizilmiş Anadolu sınırları dahilinde yurttaşlık bilinci ile yoğurduğu ulusal bir kimlik geliştirme eylemi idi. Kafa tokuşturanların türkçülüğü ise İttihat terakki geleneğinden gelir. Osmanli imparatorluğunun dağılma aşamasında eski Osmanlıcı İttihatçılar, osmanlıcılıktan umudu keserek türkçülüğe sarılmıştır. En az Osmanlıcılık kadar ütopik ve hayalperest olan bu Türkçü, ya da bir başka deyişle Turancı akım, Misak-ı Milli gerçeğinin  değil, kızıl elma adı verdikleri tüm dünya topraklarının türkleştirilmesi hayalinin peşinde koşuyorlardı. Kemalist Türkçülük gücünü halktan alıyordu ve halk için üretiyor, halkı yüceltiyordu. Turancı akım ise tıpkı kendilerinden önceki ittihatçılar ve jöntürkler gibi devlet çanağından karın doyuran asalak bir zümre olarak yaşamlarını sürdürüyor, yurtlarının sorunlarını kavramaktan uzak bir şekilde Turan hayelleri kuruyorlardı. Osmanlıcılıktan Türkçülüğe doğru kaymak zorunda kalan İttihatçılar, gayrimeşru tedbirlerle Ermeni, Rum, Yahudi zenginlerinin yerlerine kendi adamlarını geçirmeye uğraş vermekten öteye gidemiyorlardı. Kemalist Türkçüler, ülkenin sömürgeleşme yazgısına karşı çıkıyor, ekonomik bağımsızlık ve yaygın eğitim seviyesi elde etmek için savaşım verirlerken, Turancılık ideolojisi ile vurguncu zihniyetlilerini maskeleyenler “Elkasibü habibullah buyuran – Peygamberin emrediyor: Tacir Ol!” propogandaları ile kendi halklarını sömürerek kendi kendilerini kalkındırıyorlardı.  Türkçülük-Turancılık ayrımında Türkçüler laik, aydınlanmacı, devrimci, halkçı, bağımsızlıkçı cephede yer alırken; turancılar ise islamcı, gerici, muhafazakar, elitçi, mandacı cephede yer aldılar. İşte bu gün en büyük gelirini uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, kara para, çete mafya, devlet ihaleciliği gibi vurgunlardan elde edenler o vurguncu turancı geleneğin devamıdırlar. Yakın tarihimiz boyunca sözde Türklük adına cinayetler işleyip, katliamlar yapanlar, çete, mafya, gladyo örgütlenmelerine girip Amerikan uşaklığı yapanlar bu neslin torunlarıdır. Bu densizler tokuşturmaktan arda kalan beyinlerini siyasal islamın zehirli tohumları ile uyuşturmakta, ve bu halleri ile utanmadan Atatürk’ün düşünce mirasını kendileri ile bağdaştırmaya çalışarak meşruiyet zemini yaratmaya çalışmaktadırlar. Kurtuluş savaşının mimarı ulusal devrimci türkçülük ile Enver soyunun devamı gerici, islamcı turancılık akımlarını sanırım birbirinden ayırmayı başardık.

Üç Temel Sacayağı: Dil, Tarih, Coğrafya

Tarihteki en büyük devrimcimci-türkçü olan Kemal Atatürk ideolojisini üç temel üzerine konumlandırmıştır: Türk Dili, Türk Tarihi ve Türk Coğrafyası. Atatürk Türk kültürünü ve Türk uygarlığını tarihsel olarak bütünlemiş, Ortaasya’dan günümüze uzanan bir Türk Tarih Tezi ile Avrupa merkezli tarih anlayışına karşı çıkmış, Türklerin tarihin en eski ve en zengin medeniyetlerinden birisi olduğunu bilimsel yöntemler ile ispat ederek türklük atılımına güç vermiştir. Türk tarih kurumunca liseler için ders kitabı olarak hazırlanan “Tarih II (Orta Zamanlar)” kitabını yetersiz bulan Atatürk özellikle Muhammedin yaşamı ile ilgili bölümleri bizzat kendisi yeniden yazmıştı. (ilerleyen zamanlarda buna ayrıntısı ile değineceğiz) Ulusal coğrafya çalışmaları Türklerin yeni yurdunun sınırlarını belirlemiş, bu sınırları aşan turancı görüşlere karşı çıkmıştır. Türk dili egemen kılınmış, dilin yabancı kültürlerin etkilerinden arındırılıp sadeleştirilmesi, türkçe özüne dönmesi ve bu ulusal dilin yaygınlaşması sağlanmıştır. Dil, tarih ve coğrafya Atatürk’ün yeni ulusunu oluşturacak üç boyuttu. İşte bu amaçla tüm bu çalışmaları yürütmek üzere Türk Dil Kurumu, Türk Coğrafya Kurumu ve Türk Tarih Kurumu kuruldu. Dikkat edecek olursanız özellikle Türk-İslam sentezi adlı gerici ideolojinin hakim kılınmaya çalışıldığın 12 Eylül ve sonrası dönemlerinde ilk iş olarak –Atatürk’ün vasiyeti olmasına rağmen- bu kurumların çalışmalarına son verilmiştir.

Atatürk’ün Düşünce Yapısının Kaynakları

Şimdi bir başka konuya değinmek istiyorum. Doğaldır ki hiçbir düşünce, kavram ya da sistem birdenbire doğmamış; tanımlanabilir bir geçmiş, esin, ya da etkilenim kaynakları, yaşadığı döneme ait toplumsal ve ekonomik koşullar ile yoğrulmuştur. Kemalizm ideolojisine de bu mantıkla yaklaşmak gerekir. Soyut bir tasarım, ya da katı bir toplumsal şablon olmayan Kemalizm, özünü dönemin toplumsal ve tarihsel koşullarından ve halkın istencinden almıştır. Fransız devrimi’nden Bolşevik ihtilaline, Protestan reformundan Fransız laisizmine bir çok batılı düşünce akımlarının Yeni Osmanlılar, Jön Türkler ve İttihat Terakki kanalları ile Mustafa Kemal’in erişebileceği kaynaklara aktarıldığını biliyoruz.  Cumhuriyetin kurucusu yeniliklerin 200 yıldan beri aktığı bir Batı sınır şehrinde Selanik’te doğmuştur. Selanik geleneksel Osmanlı Kültürünün Batı’ya açıldığı Makedonya’nın üç şehrinden biri, belki de en önemlisidir. [2] Sosyalist hareketler burada gelişmiş, İttihat ve terakki burada yuvalanmış, hristiyan azınlıklar arasında bağımsızlık savaşları ve milliyetçilik hareketleri burada gelişmiştir. [3]

“Hissimin Babası Namık Kemal, Fikrimin Babası Ziya Gökalp”

Yukarıdaki sözler Kemal Atatürk’ün kendi sözleridir. Namık Kemal, Tevfik Fikret, Ziya Gökalp gibi şair, düşünür ve yazarlar Atatürk’ün düşünce yapısının oluşmasında önemli etkilere sahiptirler. Namık Kemal’in “özgürlük, eşitlik, bağımsızlık ve en önemlisi vatan” düşünceleri; Tevfik Fikret’in “özgürlük, devrim, din, laiklik, batılılaşma, gençlik ve kadın hakları” temalarından oldukça etkilenmiştir. Gökalp konusuna gelirsek, Ziya Gökalp elbette Kemalizmin biricik ideoloğu ve Türk devriminin mimarı değildir. Atatürk’ün Gökalp’ten etkilendiği yönler olduğu gibi O’na karşıt olduğu ya da O’nu aştığı yönleri de mevcuttur. Ziya Gökalp’in fikir hayatını da iki ayrı bölümde mütaala etmek gereklidir. Birinci bölüm Gökalp’in zihninde ırkçı ve turancı görüşlerin ağırlık sahibi olduğu fikri gelişim dönemidir. İkinci ve bizim için önemli olan bölüm ise Malta’daki sürgün hayatından kurtulup aralarında yeraldığı ve destek verdiği ilk kuşak kemalistlerin tek parti yönetimini inşaya hazırlandıkları yıllarda tamamladığı sistematik görüşlerinin yeraldığı dönemi kapsar. Taha Parla’ya göre Ziya Gökalp’in 1924 yılında zamansız sona eren ömrü, O’nun Kemalizm ideologları arasında öncelikli sırayı almasını engellemiş ama resmi ideolojiye yapmış olduğu büyük etkileri engelleyememiştir. Günümüzde yapılan genel hata Gökalp’in fikriyatının gelişme döneminde yer alan Turancı ve Irkçı görüşlerinin alınıp, esas olgunluk döneminde 1920-23 arası tamamladığı ulusal dayanışmacı ve kültürel milliyetçi görüşlerinin gözardı edilmesidir.

  1. Gökalp ilk dönemlerinde özellikle Fransız Pozitivistleri Renouvier, Boutrox ve Fouillee’den, Alman düşünürü Nietsche’den, toplum bilim alanında da Emile Durkheim’dan etkilenmiştir.
  2. Türk tarihini Osmanlılar ile başlatan Namık Kemal’i aşan Ziya Gökalp Türk tarihi’nin başlangıcını Hun’lara kadar götürmüştür. Atatürk’ün Gökalp ile uyuştuğu öncelikli noktalardan biri  budur. Kurduğu Türk Tarih kurumu aracılığıyla daha gerilere giderek Atatürk Hitit ve Sümerler’in de Türk kökenli olduğunu iddia ediyordu. Yunan savlarına karşın resmileşen bu çaba Etibank, Sümerbank gibi devlet kurumlarının isimlerine yansımıştır.
  3. Gökalp ile Atatürk tarihsel materyalizm konusunda birbirlerine karşıt düşünüyorlardı. Gökalp tarihsel özdeşçiliğe düşmemek için ekonominin temel belirleyici olduğu vurgusundan kaçınırken Atatürk bunu açık dille ifade ediyordu. “Bence bir ulusun doğrudan doğruya yaşamıyla, yükselmesiyle, düşkünlüğüyle ilişkin olan en önemli etmen, ulusun ekonomisidir. Bu tarihin ve deneyimlerin belirlediği bir gerçektir”[4]Gökalp ikinci döneminde Kemalist çizgiye çok yaklaşacak ve 17 Temmuz 1922’de “Küçük Mecmua” dergisinde yayınladığı “İktisada Doğru” başlıklı yazısında “ekonomi öteki toplumsal işlevlerin temelidir” diyecektir.[5]
  4. Gökalp Durkheim’ın etkisi ile “Bireyler yok toplum var” görüşüyle yola çıkmıştır. Zamanla Durkheim’ın görüşlerini aşırılaştırarak değişime uğratmış, Tanrı inancının tüm kutsal düşüncelerini ulus’a aktarmış, ulusçuluk bir anlamda yeni bir din durumuna gelmiştir. İlk Kemalist kadro bünyesinde bu tür aşırılıklara kapılanlara olduysa da bu anlayış kısa sürede önlenmiştir. [6] Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde bulunan “Din yok, Milliyet Var” başlıklı bir yazma bu etki altında 1926 yılında kaleme alınmıştır. Denemenin yazarı üç dönem milletvekilliği yapmış olan Em. Kurmay Subay Ruşeni Barkın’dır. Bu eser ile ilgili Bilim ve Ütopya Dergisi yakın zamanda özel bir sayı yayınlamıştır.[7] Sosyal Darwinci olan Ruşeni kitabında Osmanlı Saltanatı’na ve onun en büyük siyasi aracı islam ideolojisine karşı çıkıyor bu yapıtında. Milliyetçiliğin de siyasal islam gibi fanatizm derecesinde bağnazlaştırılmasına güzel bir örnek. Kuran ayetlerinin Muhammede yıldırım düşer gibi gökten peydah olmadığını, onun uzun süreli araştırmaları sonucu oluşturduğu edebi bir metin olduğu ifadesini ders kitaplarına koyacak kadar bilimsel olan Atatürk, din’in özü konusundaki radikal değişikliklerin halkın genel arzusu ile yapılması gerektiğini savunmuş; hiçbir zaman Sovyetler gibi sosyalist ülkelerde görüldüğü üzere dine karşı propoganda özgürlüğü tanımamış, bunu Türk Ceza Kanunu’na göre suç saymıştır. (Madde 175 ve 241) Kemalizm içerik olarak hiçbir zaman dinin özüne karşı çıkmamış, gerçek Müslümanlığa aykırı olduğu öne sürülen boş inançlara ve hurafeler ile dinin kişiler ve zümreler tarafından kötüye kullanılmasına karşı çıkmıştır. Daha sonraları Turancı hareket bünyesinde gelişecek ateist-şamanist hareket ve Ziya Gökalp ile arasındaki bir ayrışma da bu tutumu ile ilgilidir. Kemalist laiklik anlayışı hiçbir zaman dinin toplumsal köklerini yok etmeye çalışmamıştır. Gökalp Türk Ulusunun üstünlüğünü kutsallığı ya da tanrısallığını vurgulamak için ön plana çıkarırken, Atatürk bu üstünlük vurgulamalarını gerçekçi ve doğal bir bakışla emperyalizm karşısında varolma mücadelesi veren bir ulusu motivasyonunu sağlamak amacıyla vurguluyordu. Sonuçta yine Gökalp CHP’nin programındaki ulus tanımında Atatürk ile aynı çizgiye gelir. Ulus: “dil, kültür, ve ülkü birliği ile biraraya gelen vatandaşların oluşturduğu siyasal ve toplumsal bir organ” olarak tanımlanır.
  5. Gökalp Türkçülük ülküsünü üç aşamalı olarak sınıflamaktadır. 1.Türkiyecilik               2. Oğuzculuk veya Türkmencilik 3. Turancılık … Turan : “Bütün Türk’lerin geçmişte ve belki de gelecekte bir gerçeklik olan büyük vatan, Türklerin oturduğu, Türkçenin konuşulduğu bütün illerin toplamı” idi.[8] Gökalp Turan ülküsü ile gerçekçiliğini yitiriyor, katı ulusçuluğa (şovenizm) ve ırkçılığa kayıyordu. 19. Yüzyılın gecikmiş Alman Ulusçuluk Felsefesi’nin etkisinde kalan Gökalp Nietzsche’nin üstün insan kuramına başvuruyor ve bu üstün insanların Türkler olduğunu çekinmeden yazabiliyordu. [9] Atatürk ise bilindiği üzere II. Abdülhamit ile başlayan ve I. Dünya Savaşının sonuna kadar süren Alman etkisinin tüm aşamalarına karşıydı. Bu nedenle Ziya Gökalp’i etkileyen bu düşünceler Atatürk’ü pek etkileyememişti. [10] Atatürk yayılmacı ve sömürgeci Alman ulusçuluğuna katı bir şekilde karşı çıkmış ve şüpheyle bakmıştır. Atatürk’ün kaçındığı, hatta uygulamada savaştığı Alman şovenistlerinin ve Rusya kökenli türkçülerin görüşleri Gökalp’i daha sonra vazgeçeceği ırkçılığın eşiğine getirmiştir. İyi bir jeo-stratej ve realist olan Atatürk Turancılık gibi hayallere hiçbir zaman bel bağlamadı,  ona göre koşullar umutların doğal sınırıydı ve koşullar Türklerin ulusal sınırlarının Anadolu olduğunu gösteriyordu. Onbinlerce Türk gencini Sarıkamış dağlarında katleden Enver ve Turancı Gökalp’ten ayrıldığı bir önemli nokta da bu idi. “İslamcılık ve Turancılık siyasasının başarı kazandığı ve dünyayı uygulama alanı yapabildiğine tarihte rastlanmamaktadır. Soy ayrımı gözetmeksizin, bütün insanlığı kapsayan tek bir dünya devleti kurma hırslarının sonuçları tarihte yazılıdır.”[11] Atatürk’ün bu açık tutumu karşısında son dönemlerinde Ziya Gökalp’de etkilenir ve son dönem yazılarında (Yeni Türkiyenin Hedefleri) Kemalist çizgi ile birleşir. [12]
  6. Gökalp ve Atatürk Batılılaşmak konusunda da önce ayrı düşüp sonradan birleşmişlerdir. Batılılaşmayı Gökalp “hars (kültür) – medeniyet (uygarlık)” ayrımı üzerine kuruyordu. İkisi de Batıya rağmen Batılılaşma ve Batıya olduğu gibi benememe konularında hemfikirdirler. Gökalp Batı’nın salt bilim ve teknik değerlerini, yani gelişmiş alet üretme yeteneğini almak gerekliliği üzerinde duruyordu; Atatürk ise kültür ve uygarlığın birbirinden ayrılmasının  imkansızlığını vurguluyordu. Sonuçta tarih Batılılaşmanın sadece uygarlık alanında kalmadığını, kültürü de uygarlık ile beraberinde getirdiğini ispatlayarak bir kez daha Atatürk’ü haklı çıkardı. Atatürk Gökalp’in Kültür-Uygarlık kavramlarını karşı karşıya getirmesini eleştiriyordu. “Kültür, bir insan toplumunun devlet yaşamında, düşün yaşamında, yani bilimde, toplumbilimde, güzel sanatlarda; ekonomik yaşamda yani tarımda, zanaatta, ticarette, kara, deniz ve hava ulaşımcılığında yapabildiği şeylerin bileşkesidir.” “Bir ulusun uygarlığı dendiği zaman kültür adı altında saydığımız üç çeşit işlev bileşkesinin dışında ve başka bir şey olamayacağını umarım. Kuşkusuz her insan toplumunun kültür, yani uygarlık ölçüsü bir olmaz. Bu ayrılık devlet, düşünce, ekonomik yaşamların herbirinde ayrı ayrı göze çarptığı gibi, bu ayrılık üçünün bileşkesi üzerinde de görülür. Önemli olan bu bileşkeler üzerindeki ayrılıktır. Yüksek bir kültür, onun sahibi olan ulusta kalmaz, öteki uluslara da etki eder. Büyük kıtaları kaplar”[13] Atatürk kültürel etkileşimin önüne geçilemeyeceğinin ve evrensel uygarlığa doğru yol alındığını açıkça görüyordu. Kemalist Devrim pratikte Gökalp’in sınıflandırmasını açıkça yıktı. Atatürk’ün çağdaş uygarlık dönüşümü Gökalp’in teorilerini çürüttü.
  7. Başlarda şeriat yerine örfi kanunları savunan Gökalp, I. Dünya Savaşı sırasında halifeyi ön plana çıkartırken, Cumhuriyet’e gidiş döneminde Atatürk ile birlikte  halifeliğin ve saltanatın kaldırılmasını savundu. Ulusal hukukun tüm kollarını din erki (teokrasi) ve klerikalizm (ruhbanlık) kalıntılarından tümüyle kurtarmak gerekmektedir. Çağdaş devlet ortaçağın bu iki ayırdedici öğesinden kurtulmayı başarmış devlettir. Bu konuda Gökalp ürettiği yeni formüller ile dinsel kuruluşların Batı’daki hristiyan kiliselerinin örgütlenmelerini model almaları gerektiğini savunmuştur. Atatürk ise daha radikal davranarak 1922’de Saltanat’ı, 24’te de Hilafeti kaldırır. 1928 yılında İslamlık Türkiye için resmi devlet dini olma özelliğini yitirir. 1937 yılında laiklik maddesi anayasaya eklenir. Dil devrimi, takvim gibi konularda Atatürk ile karşı karşıya gelirken; Kuran ve Ezan’ın türkçeleştirilmesi, kadının toplum içerisindeki yerinin ön plana çıkarılması , toplumda sınıf ayrılıklarının kalkarak, dayanışmacı (solidarist) ve halkçı bir toplum yapısının inşaası konularında Atatürk ile birebir uyuşmakta idi.

Görüldüğü üzere Atatürk asla birebir Gökalp izleyicisi, onun tasarı ve düşüncelerinin uygulayıcısı değildir. Birleştikleri ve ayrıldıkları bir çok nokta vardır. Birleştikleri bir çok nokta Gökalp’in sonradan Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet yıllarında bir çok düşüncesinden ayrılarak Kemalizme yanaşması ile oluşmuştu. İşte biz kemalistler Ziya Gökalp’in ikinci dönemi olarak adlandırdığımız bu dönmdeki düşüncelerine sahip çıkıyor, ve bu çerçevede O’nu kemalizmin-devrimci türkçülüğün ideologlarından biri olarak nitelendiriyoruz. I. Dönem Ziya Gökalp düşüncesi, İttihat ve Terakki örgütüne hizmet etmekte, Enver ve Talat paşaları alkışlamaktadır. Malta sürgünü sırasında ve sonrasında ise Gökalp Atatürk’ü Samsun’a çıktığı andan itibaren desteklemiş, Atatürk’ü “halkın babası, ulusun kurtarıcısı, ulusal ülkünün simgesi” olarak nitelemiş ve övmüştür. 1923 yılında “Doğru Yol” adında bir kitapçık yayınlayan Gökalp, Kemalizm ile Türkçülük programının özdeş olduğunu belirtmiş, CHP’nin yanında yeralmış, Halk Partisine yardım etmenin vatansal görev olduğunu savunmuştur. [14]  Ilımlı ve uzlaşıcı tutumu ile Gökalp Kemalizm ideolojisinin geniş cephecilik ve kapsayıcılık anlayışının türkçülük ülküsü ile bağdaştırılmasında önemli çaba harcamıştır.  Benim bu kısa özgeçmişten çıkardığım sonuç Atatürk’ün Gökalp’in izdaşı olmasından çok, Gökalp’in tarihsel koşullar sonucu Kemalist çizgi ile birleştiği gerçeğidir. Elbette çevresindeki gelişmelere ve düşüncelere karşı ilgisiz kalmayan Atatürk’te başından bu yana Gökalp’ten etkilenmiştir. Edindiği izlenimleri ve bilgi donanımını kendi bilinç dağarcığında yoğuran Atatürk kendi özgün sistemini, Kemalizm’i yaratmıştır.

Not: Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Nihal Atsız gibi Tükçü-Turancı ideologları daha sonra tekrar ayrıntılı ele alacak; kemalizm ile olan yaklaşım ve uzaklaşımlarını tarafsız olarak değerlendireceğiz.

[1] Emin Türk Eliçin – Kemalist Devrim İdeolojisi sf.196

[2] Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Kemalist Sistem, sf. 72

[3] age. Sf.72

[4] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri cilt I, sf. 228

[5] Ali Nüzhet Göksel – Ziya Gökalp, sf.10

[6] Mete Tunçay – Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması sf.220

[7] Bilim ve Ütopya Dergisi Şubat 2000 sayı 68 sf. 4-26

[8] Ziya Gökalp – Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, sf.20

[9] Ali Nüzhet Göksel – Ziya Gökalp, sf.37

[10] Baki Öz – Atatürk’ün Düşünce Yapısının Oluşumu, sf. 48

[11] Söylev II sf.323

[12] Baki Öz – Atatürk’ün Düşünce Yapısının Oluşumu, sf. 50

[13] Afet İnan – Atatürk’ten Yazdıklarım, sf.48

[14] Ziya Gökalp – Makaleler IV, sf. 13-32

Leave a comment