Avrupa Türkiye'yi Üyeliğe Kabul Etmeyecektir

Not : Bu yazı 2002 yılında yazılmıştır.
Cumhuriyet kurulurken manda sistemi uzun uzun tartışılmıştı. Hatta toplu bir şekilde din değiştirme bile teklif edilerek tartışılmıştı. Bu açıdan bakıldığı zaman 1920’lerden bu yana batının ve içimizdeki batılılaşma hayranlarının tutumlarında bir değişiklik yok. Bugün ABD’nin uyguladığı global senaryo aynı. Bir Hollywood filmi gibi Ortadoğu’da 50 yıl önce İran’da Şah Rıza döneminde İngilizler tarafından sergilenen oyun, tam 50 yıl sonra tekrar ABD tarafından sergileniyor. Tek fark oyunun rengi. Film bugün renkli ve teknolojik. Dolayısıyla pek bir şey değişmiş değil. En önemlisi de ABD ve AB’nin bölgeye ve Türkiye’ye yönelik algılayışının değişmemiş olması. Kendileri gibi güçlü, ulusalcı, toplumsal demokrasinin işlediği devletler istemiyorlar. Karşılarında bireyler ve toplumlar görmek istiyorlar. Çünkü; Irak’ta, İran’da, Türkiye’de birey toplulukları olursa, toplumsal demokrasi işlerse kendi ulusal çıkarlarını koruyamazlar. Dolayısıyla, “Ben de bu ülkeleri kendime daha rahat ve tek yanlı bağlayarak kaynaklarını, pazarlarını istediğim biçimde kendime yönlendirmeliyim” düşüncesindeler. 1800’li yılların ortasından bu yana durum bu. Son iki yüzyıldır Batı’nın kurduğu sömürgelerin temelinde de bu mantık yatmaktadır. Bu durum hiç değişmiş değildir. Ancak paylaşım kavgası değişmiştir. Batı (ABD ve Avrupa) bu politikaları sürdürmek zorundadır, çünkü birincisi, piyasa ekonomisi küresel değil nisbi birşeydir. Piyasa ekonomisi tahterevalliye benzer. Bir taraf kazanırken, diğer taraf kaybeder. Piyasa ekonomisinde herkes eşit kazanacak diye bir kural olmuş olsaydı, dünya üzerinde bu kadar dengesizlik ve eşitsizlik olmazdı. İkincisi, 1990 yılından sonra iki kutuplu dünyadan, batı kutuplu dünyaya dönünce; eğer gelir bölüşüm daha da bozulmuşsa, gelişmişler ile az gelişmişler arasında fark daha da büyümüşse, fakirler daha fakirleşmiş, zenginler ise daha zenginleşmişse o zaman adalet, piyasa koşulları ve toplumsal demokrasiden bahsetmek oldukça zordur. Batının içinde rekabet var, batının içinde sosyal devlet var. Bununla birlikte batıda, kendisinin dışına yönelik tek yanlı politika, saldırgan ve sömürgeci anlayış ve tutum var. Elbette batı kendi içinde rekabet halindedir. Ancak savaşa dayanan son rekabeti 1939-1945 arası yapmışlardı. Almanya Hitler’i ile diğer ülkeler arasındaki savaşı bitirdiklerinde; “Biz ancak kendi aramızda rekabet halindeyiz ve savaşı bitiriyoruz” demişlerdi. II. Körfez Savaşı sırasında karşı gelen Almanya-Fransa ile ABD-İngiltere ikilisi işgalden sonra oturup belli bir noktada anlaştılar. “Bundan sonra kendi aramızda silahlı bir çatışma olmayacaktır. İşi daha fazla tırmandırmaya gerek yok” dediler. Çünkü; “Hepimiz piyasa ekonomisinin kazanan tarafındayız. Fransa’da, Almanya’da, İngiltere’de, ABD’de, Ford da, Mercedes de, General Electric de ve diğer bütün büyük sermaya grupları da kazanan tarafta. O halde kendimize karşı değil, Rusya’ya, Çin’e, İran’a, Irak’a, Türkiye, Kuzey Afrika, Hindistan, Endonezya’ya karşı savaşalım. Kaynaklarını kontrol edeceğimiz bunlardır. Örneğin Endonezya bize karşıysa, Doğu Timor’u bölelim. Bize karşı çıkarsa Türkiye’yi bölelim. Eğer bölge ülkeleri bizim çıkarlarımıza karşı çıkıyorsa; onlara karşı İsrail, Kürdistan ve Ermenistan hattını oluşturalım. Bir bıçak gibi içine girip onları bölelim” düşüncesindeler. Halen dünya ABD ve Avrupa egemenliği altında olduğu için bu egemenlik; askeri, siyasi, iktisadi, kültürel ve dini olarak ön plana çıkmaktadır. Güç dengelerine göre egemenlik sürdürüldüğü için hak-hukuk aranmamaktadır. Kıbrıs’ta uluslararası hukuka aykırı olarak “kendime bağlayacağım” denilmektedir. ABD’nin Irak’ı işgali bu şekilde olmadı mı? “Avrupa hukuku, Avrupa’nın çıkarlarına hizmet ediyorsa hukuk anlamı taşır. Avrupa çıkarlarına hizmet etmiyorsa, kesinlikle uygulanmaz” demişti yüz yıl önce bir Japon Profesör. Bu söyleyiş, bugün fazlasıyla geçerlidir. Türkiye açısından baktığımızda sorun; Türkiye’nin batı içine kabul edilmemesinden kaynaklanmaktadır. İki kutuplu dünyadan Batı kutuplu düzene geçiş, Batı kapitalizminin çinde bulunduğumuz bölge ve Türkiye üzerindeki emellerinin uygulamaya konulmasına yol açtı. Soğuk Savaş sonrasında batı, Türkiye’nin Avrupa Birliği tam üyeliğini reddedip Türkiye’yi içine almayarak; “ Seni geleceğin Avrupa Birleşik Devleti’ne tam üye olarak almıyorum” diyerek Türkiye’yi batıdan dışlamıştır. Batı Türkiye’ye ancak kendi mandası, kendi himayesi altında, tek taraflı bağlı bir ülke olarak bağlanabileceğini söylemektedir. Türkiye-Avrupa ve Türkiye-Amerika ilişkileri bu yöndedir. Paul Wolfowitz’in ifade ettiği üzere batı, “Sen benim dediklerimi yaparsan ancak, sana düşman gözü ile bakmam, dost gözüyle bakarım” demektedir. “Karşılıklı oturup, çıkarlarımızı araştırıp anlaşma yapalım” demiyor. “Sen tek taraflı bana bağlı olursan, emirlerime uyarsan dostumsun ve anlaşırız. Aksi halde düşmanımsın” diyebiliyor. Türkiye’yi bir İspanya, bir Portekiz, bir Yunanistan gibi görmüyor. Öte yandan, Türkiye dediğimiz zaman ortada tek bir Türkiye yok. Bugün TÜSİAD ne kadar Türkiye’dir? Ordu ne kadar Türkiye’dir? Meclis Türkiye’nin ne kadar temsilcisidir? Hükümet ne kadar Türkiye’dir? Batının Soğuk Savaş sonrası Türkiye’yi içine almama kararı, Türkiye’deki iç dengesizlikleri büyüttü. Bu durum sonucunda, bazı köktendinci çevreler ve onların tarikatları, bazı büyük sermaye çevreleri ve bazı bölücü çevreler, batı kapitalizmi ile Türkiye aleyhine işbirliğine yöneldi. Bu çevrelerin stratejik amaçları birbirinden farklı olmakla beraber, Türkiye’nin batıya tek yanlı bağlanması; din ağırlıklı bir devlet kurulması ve Türkiye’nin bütünlüğünün ve üniter yapısının bozulması konularında ortak düşmanları vardır. Bu ortak düşmanlar, Kemalist düşünce ve anlayış; ulusalcı ve halkçı politikalar; toplumsal demokrasi ve ulusalcı nitelikteki ordudur. Bazı büyük sermaye çevreleri, köktendinciler ve bölücü çevreler, önlerindeki bu engele şiddetle saldırmaktadır. İşte bu noktada, batı kapitalizmi ile içerdeki unsurların hedefleri kesişmektedir. Batının çok uluslu şirketleri, Türkiye ekonomisini ve pazarını tamamen tekelleri altına alıp Türkiye’yi Batı’ya tek yanlı bağlayabilmek için Türkiye’de ulusal tarım ve sanayi politikalarının belirlenmesi ve uygulanmasına karşı çıkmaktadırlar. Bu çevreler zaten Türkiye’yi iktisadi ve ticari açıdan batı kapitalizmine tek taraflı olarak bağlayan 6 Mart 1995 tarihli gümrük birliği anlaşmasını bazı büyük sermaye grupları ile birlikte planlamış ve gerçekleştirmiştir. Benim “Sivil Darbe” adını verdiğim bu sessiz darbe, içimizdeki aynı çevrelerin yardımı ile sürdürülmektedir. 1995’de bazı büyük sermaye çevrelerinin önderlik ettiği bu operasyona 2000’li yıllardan itibaren köktendinci çevreler de katıldı. Türkiye’nin kendi işçisinin, çiftçisinin, ulusal sanayii’nin çıkarlarını korumak yerine, ulusal politika izlenmesini engellemek isteyen bu çevrelerin amacı, Türkiye’nin tamamen batı kapitalizminin sömürgesi durumuna sokulmasıdır. Türkiye’de bazı büyük sermaye çevreleri, ellerindeki medya olanaklarını da bu yönde kullanmaktadır. Bunlara artık medya (veya basın-yayın) demek de yanlıştır. Bunlar “Dördüncü Kuvvet” olmaktan çoktan çıkmış, “Beşinci Kol” haline gelmişlerdir. Bu işbirliğine katılan köktendinci çevreler de, batının yardımı ile baş düşmanları olan ulusal politika, ulusal ordu, kemalizm ve cumhuriyeti bertaraf edebileceklerini düşünmektedir. Bu ortak düşmanlar, batı kapitalizmi ile köktendinci çevreleri bir araya getirmiştir. İlginç bir biçimde, “geçici bir ortaklık” gibi görünen bu durum, Türkiye üzerinde stratejik bir ortaklığa dönüşmüştür. Fransa’yı, Almanya’yı ele aldığımız zaman, işçisi, işvereni, siyasisi, bürokrasisi, çiftçisi biraraya gelip; “Ben ülkemin çıkarlarını dünyada nasıl koruyacağım” diyor. Biz bu durumu ‘Fransa veya Almanya’ diye tanımlıyoruz. Yani ulusal insiyatif alıp, halkının, sanayisinin, çiftçisinin, KOBİ’sinin, işçisinin, memurunun çıkarını toplumsal demokratik yapı içerisinde dışarıya karşı koruyan birine, bilimsel ve reel politik olarak; “Almanya şunu istedi, şunu yapıyor” diyebiliyoruz. “ABD bunu istedi, bunu yapıyor” diyebiliyoruz. Türkiye için bunu söyleyemiyoruz. Çünkü Türkiye’de toplumsal demokrasi çalışmıyor. Batı Türkiye’yi II. Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyet tehdidine karşı kalkan olarak kullandı. Bu arada bazı karar mekanizmalarına da almak zorunda kaldı. Fakat bu tehdidin ortadan kalktığını gördüğü 1989 yılından bu yana dışlamaya başladı, bizim siyasilerimizinde bunu görmesi ve AB uyum yasaları gibi hepimizin geleceğini ilgilendiren konuları oldu bittiye getirmek yerine, halka yeterince anlatmadırlar. Maalesef bu olmadığı gibi kararlara olur veren milletvekillerinin bile bir çoğu ne olduğunu bilmemektedir. 1919’da Atatürk’e hain diyen kimlerdi? İstanbul’da bulunup batı ile iyi iş yapan ekalliyete yakın sermaye erbabı ve Fransız, İngiliz, İtalyan firmalarının buradaki ortaklarıydı. Niçin öyle diyorlardı? Kurulu bir düzen vardı. Bu düzen Avrupa’nın bağımlı değişkeni gibi çalışan Avrupa’ya siyaseten, iktisaden ve kültürel olarak bağımlı bir düzen idi. Onu veri olarak kabul ederek; “Avrupa üstündür, o bizi idare eder. Ona bağlıyız” diyorlardı. “Büyük Sermaye” kitabımda çizdiğim şemada, bu sistemin nasıl çalıştığını ayrıntılarıyla anlatmıştım. Sistemin üç ayağı var: Batı (Avrupa-Amerika şirketleri) Türkiye ve büyük sermaye. Batılı sermaye, Türkiye’de yerel ortaklarını kurarak etkili oluyor. Bu yerel ortakları, dışarıya çalışacak şekilde etkiliyor. Sonuçta, kanunlar meclisten; tütüncü, pamukçu, fındıkçı, ulusal sanayici, küçük işletmeler kaybedecek şekilde geçiriliyor, ama çok uluslu şirketler, Türk piyasasını kendi tekeline geçirmeye çalışan gıdacı, elektronikçi, otomotivci, inşaatçı, petrol şirketleri kazanıyor. Dışarıdaki şirketler neyi istiyorsa, içerideki şirketler de onu ister. Meclisin, hükümetin, bürükrasinin, medyanın dış talepler doğrultusunda işleyecek şekilde olmasını istiyorlar. Yerli firma dışarıdaki şirketin isteği doğrultusunda ülkenin bağlanmasını ister ki, kendisi sırıtmasın. Yani sistemin yerli firmaların istekleri doğrultusunda tutarlı olmasını istiyorlar. Tek yanlı, gayri milliymiş gibi gözükmesin. Onun için 1919 yılında Atatürk’ün milli hareketini ihanetle suçluyorlardı. Bunu teknik bir şekilde yapıyorlar. Son 10 yılda yapılan bütün anlaşmalar, tek yanlıdır. Hangi ürünleri ne kadar üretip ihraç edeceğini, dışarıdaki bağımlı oldukları firmalar karar veriyor. Türkiye, bir İspanya, İtalya, Yunanistan olmuş olsaydı, bunları konuşmazdık. Bir ayrımı dikkatle yapmak gerekir: Bu durumun nedeni, eğitimsizlik değildir. Bu bir ulusal misyon alma meselesidir. Çünkü bu sistemde en iyi eğitilmiş, en iyi kazık atan hale geliyor. Bir yabancı dil biliyorsa bir kere kazık atabiliyor, iki dil biliyorsa, gidiyor hem Almanya, hem de ABD üzerinde Türkiye’yi pazarlıyor. Üç dil biliyorsa bir de Japonya üzerinden pazarlıyor. Dolayısıyla, toplumsallık, ulusallık anlamında ulusal misyonla ilgilidir. Bir memlekette her şey ithal edilebilir ama eğitim ulusal olmak zorundadır. Yaşadığımız sıkıntılarda bundan meydana geliyor zaten.Yani iyi mühendis vs. yetiştirmek yetmiyor, aynı zamanda sadece kendisi için değil memleketini de düşünerek çalışacak insanlar olarak yetiştirmemiz gerekiyor.  

II. Türkiye’nin AB Adaylığı

Gündemde olan AB üyeliği konusuna gelirsek, Alman Sosyal Demokrat milletvekilleri, ilk defa görüşmek için Rum kesimine uğramadan Türk kesimine geldiler. Avrupa Birliği ise Türkiye’yi gözlemci olarak aldı. Ayrıca Türkçe’yi de AB dili olarak kabul etti. Ama bunlar bir ilerleme olduğunu göstermiyor. Bunlar, Türkiye’nin özel statü ve AB himayesi altına sokulma konusunda ilerleme olduğunu gösteriyor. 1997 Lüksemburg Zirvesi bir dönemeç olarak algılanır. AB aslında 1995 Gümrük Birliği’ni imzalayarak işi bitirmişti. Gümrük Birliği ile tek yanlı bağlamıştı. Alman Dışişleri Bakanı’nın söylediği gibi; “Önce uyutalım, sonra unutalım” gerçeği ile AB’nin gerçek yüzünü görmek gerekir. Bakın Lüksemburg Zirvesi’nde AB, Türkiye’yi almayacağını söylemişti. Türkiye ise ‘biz sizinle siyasi olarak hiçbir şeyi konuşmayacağız’ demişti. Birden ortam gerildi. Büyük sermaye çevreleri kaygılanmaya başladı: “Aman ne yapıyorsunuz. Bakın Ankara’da AB karşıtı bir hava oluştu. Avrupa Birliği’nin gerçek yüzü anlaşılacak. Gümrük Birliği eleştirilmeye başlandı. Gümrük Birliği neden getirilmişti? Hatırlayın. Tek taraflı olarak Türkiye’yi Avrupa’nın himayesi altına sokmak için getirmemiş miydik? Onun için formül geliştirmeliyiz” denilmişti. 1999 yılında Türk işadamları Schröder’i ziyareti sırasında konuyu gündeme getirerek; “Bizi aday yapın. Adaylıktan bir şey çıkmaz. Aday yapın ki, hala üye olacağımız sanılsın. Sakın Gümrük Birliği’ni tehlikeye sokmayın. Yoksa sizde kaybedersiniz” dedikleri içindir ki; Schröder, Ecevit’e hemen bir mektup yazarak; “Biz sizi çok seviyoruz. Zaten aday da yapacağız” demişti. Dönemin Bakanı Şükrü Sina Gürel tarafından bana aktarıldığı üzere, durum bu. Gayri milli sermaye çevreleri ile bürokrasi bastırarak Türkiye’yi garip bir adaylığa sürüklediler. Bugün Türkiye Avrupa ilişkilerinin götürülmekte olduğu nokta, Sevr’in yeniden gerçekleştirilmesinden ibarettir. Avrupa Türkiye’yi içine almıyor, işgal ediyor. Peki I. Dünya Savaşı sonrasında imzalanan Sevr neydi? Türkiye’nin kazanan devletler arasında güç paylaşımı yapılıp işgal edildiği, içinde Kürdistan’ın, Ermenistan’ın olduğu, Trakya’nın ve Ege’nin Yunanistan’a verildiği ve Türk devletinin ortadan kaldırılarak bizlerin büyük bir açık hava hapishanesi olarak İç Anadolu’ya hapsedildiği, Türkiye’nin manda olmasını öngören bir anlaşmaydı. Yani Osmanlı yok, Türkiye Cumhuriyeti yok ve Misak-ı Milli’nin paylaşıldığı bir Anadolu. Batı devletlerinin Sevr’e ne kadar yatkın olduğunu 1963-73 yılları arasında Kıbrıs’ta yaşananlarda biraz daha net görebiliyoruz. I. Dünya Savaşı sonrasında silahla yapmak istiyorlardı, bugün ise silahsız bir şekilde yapmak istiyorlar. Batı, bunu büyük gayri milli sermaye ile kendileri ile bağlantılı birtakım örgütlerle birlikte gerçekleştirmeye çalışıyor. 1993 yılından bu yana Avrupa Parlementosu’ndan çıkmış olan Türkiye’ye yönelik; Kıbrıs, Ege, Ermeni Tasarısı, Fener Patrikanesi, Güneydoğu’ya özerklik konularındaki kararları alt alta koyduğumuzda Türkiye’yi Sevr Anlaşması’na doğru iten kararlar olduğunu görüyoruz. Önemli olan içimizdekilerin bu gerçeği görmeyip, sanki Avrupa Birliği, Türkiye’yi içine alacakmış gibi Türkiye’nin tek taraflı bağımlılığını sürdürmeye çalışmalarıdır. Bu, ihanet çemberini oluşturmaktır. Birçok çevre, Avrupa Birliği’ne giriş ile birlikte kendi emellerine ulaşabileceklerine inandıkları için Türkiye’yi Avrupa ve Amerika’ya teslim etmek istiyorlar. Özetlemek gerekirse: Avrupa, Türkiye’yi üyeliğe almayacak. Uyum paketleri tek taraflı bağlanmadan başka bir şey değildir. Hiçbir işe yaramayacaktır. Eğer bu tek taraflı bağlanma, sürece 5-10 yıl devam ederse; Türkiye parmağını oynatamayacak hale gelecektir. Şu anda birliğimiz için en büyük güvencemiz olan Türk ordusunu da yıpratmaya ve etkisiz hale getirmeye çalışıyorlar.  

III. Çözüm Yolları

Bu durumdan bir tek çıkış yolu, Türkiye’de kendi çıkarlarını milli çıkarlar ile özdeş gören sermaye, sanayi, çiftçinin, aynı bakış açısına sahip siyasiler ve bürokratlarla birleşerek bu gidişata dur demesidir. Bundan sonra gökten bize bir Atatürk gelmeyecekse, bütün milli çevreler, 70 milyon Türk halkı ile birleşmek zorundadır. Türkiye’de bazı çevreler, ulusalcı cephenin geliştirilmesi ve örgütlenmesi görevini ordudan bekliyorlar. Fikri yapısını aydınlar kursun, ordu da desteklesin gibi bir beklenti var. Bu yanlış ve tabanı olmayan bir düşüncedir. Ulusalcı cephenin geniş bir halk tabanına ve örgütü üzerine oturtulması gerekir. Bu yapıda işçi ve köylü örgütleri, yani sendikalar; memurlar ve onların sendikaları; meslek odaları ve kuruluşları; esnaf örgütleri ve KOBİ’leri (Küçük ve Orta Boy İşletmeler) temsil eden örgütler yer almalıdır. Batı kapitalizminin tehdidi altında yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan ulusal sanayi de bu cephede yer almalıdır. Ulusal cephenin düşünce altyapısının oluşturulmasında aydınlar ve üniversite çevreleri rol almalıdır, anck bu çevreler hiçbir zaman “örgütleyici” olamazlar. Örgütlenme, geniş halk katmanlarının, tüm sınıfların temsil edildiği bir tabanda yapılmalıdır. Bu taban da işçi sendikaları ve ulusalcı meslek kuruluşları demektir. Geniş anlamda altyapıyı ulusalcı işçi, köylü ve memur sendikalarının oluşturması gerekir. Halkçılık, halkın çoğunluğunun kendi siyasal ve sosyal örgütleri, ulusal iktisadi unsurlar, ulusal siyasal partiler ve ulusal bir ordu ile sağlanabilir. Bu ulusal cephenin kendisidir ve Türkiye için çıkış yolu, bu cephenin başarısından geçer. Ulusal eğitim, ulusal iktisat, ulusal dış politika, ulusal medya, ulusal ordu, ulusal ve sosyal devlet unsurları bir bütündür ve bu bütünlük hem halkçı politikaların, hem de Cumhuriyet’in güvencesidir. Soğuk Savaş döneminde batı kapitalizmi “NATO”cu bir zihniyet ile içeride bir sağ-sol çatışması yarattı ve bunu başarı ile sürdürdü. 1961 Anayasası sayesinde Türkiye’de toplumsal demokrasinin sağlanması ve işçi sendikalarının iç politikada ağırlığını koymaya başlamasından korkan batı, işçiyi politikanın dışına itmeye çalışmıştır. 12 Mart ile ordu ve işçinin arasını açmış, 1980 önceisi sağ-sol çatışmalarını düzenleyerek toplumsal ve halkçı hareketleri “Moskova güdümlü”, gayri milli hareketler gibi göstermiştir. 12 Eylül 1980 operasyonu ile halkçı, Atatürkçü ve Cumhuriyetçi hareketlerin önünü tamamen kesmeye çalışmış, Atatürkçülüğü biçimsel hale getirmiştir. 24 Ocak ve 1983 sonrası Özal politikaları, büyük sermayenin Türkiye’de yönetimi ele geçirmesinin altyapısını hazırlayan koşulları yaratmıştır. Bu politikalar sayesinde işçi sendikaları, ulusalcı ve halkçı hareketler ve siyasi oluşumların yerine dış odaklarla kader birliği içine itilen gayri milli sermaye çevreleri güçlendi. Orduda yapay bir işçi düşmanlığı yaratılmaya çalışıldı. Böylelikle ordunun halkçı, ulusalcı ve Atatürkçü kimliği yavaş yavaş ortadan kaldırılmak istendi. Ulusal ve ulusalcı bir ordu yerine, gayri milli büyük sermaye çevrelerinin etkisi ve denetimi altına sokulmuş bir yapı yaratılmak isteniyordu. 2000’li yılların başı itibarı ile, öngörülen gayri milli politikaların kısmen başarı sağladığını kabul etmez isek, gerçekleri inkar etmiş oluruz. Bugün artık Türkiye itile itile uçurumun kenarına kadar getirilmiştir. Bu noktadan itibaren ulusal ve halkçı politikaları kabul ederek uygulamaya koyacak siyasi bir irade ortaya konamaz ise, Türkiye bölünmekten ve parçalanmaktan kurtulamayacaktır. Bu vahim noktada artık ordu işçi ile omuz omuza hareket ederek, ulusalcı ve halkçı cephenin zemin kazanmasını sağlamak zorundadır. Aydın ve üniversite çevreleri bu beraberliğin birleştirici ve bütünleştirci güçleri olacaklardır. İşçi, köylü, aydın, öğrenci ve ordu bütünleşmesi, ulusal siyasi partinin (ve partilerin) dayanak noktasını oluşturacaktır. Toplumsal demokrasi ve ulusal politikaların ortaya çıkması için başka bir seçenek kalmamıştır. Askerin siyasette ağırlığının bulunması Fransa için, Almanya veya İngiltere için kabul edilemez bir husus olabilir. Ancak Türkiye bugün; Aydını, sermaye çevreleri, üniversite ve bilim çevreleri, işçi çevreleri ile bölünmüş durumdadır. Bu koşullar altında ordu, tarafsızlık adı altında siyasetin dışına itilirse, yarın ne Türkiye Cumhuriyeti, ne ülke bütünlüğü, ne de ülkenin bağımsızlığından söz edilebilir. İşte bu nedenlerle ordunun ulusal cephenin yanında yer alarak: 1. ulusal bütünlüğün ve bağımsızlığın korunmasına ortam hazırlaması, 2. ulusal eğitimden ulusal ekonomiye ve dış politikaya, tüm ulusal politikaların uygulanmasına destek sağlaması ve 3. Halkçı ve ulusalcı bir toplumsal demokrasinin gerçekleşmesine yardımcı olması kaçınılmaz hale gelmiştir. 70 milyon insanın Türkiye Cumhuriyeti şemsiyesi altında bir bütün olarak varlığını sürdürüp gelişmiş, çağdaş bir toplumsal yapıya kavuşması ancak bu koşulların yratılması ile mümkündür. Tarihimiz, coğrafyamız ve batı kapitalizminin daha da vahşileşen yeni dayatmaları, Türkiye’ye başka bir seçenek bırakmamaktadır.

Makedonya Sorunu

Not : Bu yazı 2001 yılında yazılmıştır. Sunuş Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti’ndeki potansiyel istikrarsızlık Balkanların etnik yamasının dikişlerinin yine sökülmeye…